MUSA ANTER

 

 

MAZİDEN ESİNTİLER - 111

 MUSA ANTER

 

   Musa Anter’in ismini duyunca, garip gönlüm hüzünlenir… Çileli hayatı, kahpece kurulan bir tuzakta öldürülüşü gözümün önüne gelir…

            Afyon’da öğretmenlik yaparken, 1992 yılında tayinim Diyarbakır iline çıktı. Diyarbakır’a gittim. Beni, Lice merkeze verdiler.

            Afyon’a döndüm. Ev eşyalarımı Diyarbakır’a götürecek kamyon bulmak için nakliyat şirketlerine gittim. Her gittiğim şirkette aynı cevabı aldım:

— Biz Diyarbakır’a kamyon göndermeyiz. Araçlarımızı yakarlar.

Nakliyat bedelinin İki – üç katını teklif ettim. Kimse kabul etmedi.

Bir hafta kamyon aradım. Bulamadım. Umuduma kara bulutlar çökmeye başlamıştı.

Kendi kendime yılmamalısın, bir çözüm bulmalısın, diyordum. İzmir yoluna çıktım. İzmir tarafından gelecek boş kamyonları bekledim. Güneydoğu plakalı boş bir kamyon arıyordum. Kamyonlar gelip geçiyordu. Saatler sonra 47 plakalı bir kamyon geldi. Durdurdum.  Konuştuk. Anlaştık. Öğretmenlik yaptığım Yıldırım Kemal Köyüne giderek evi yükledik. Yola çıkıp Diyarbakır’a gittik.

 

Diyarbakır’da 20 günlük öğretmenken, Musa Anter’in ölüm haberi geldi. Acılarla lime lime yüreğim tekrar kanadı… Lice’ye geldiğim günden beri, kan gölünün ortasındaydım. İzli, izsiz mermilerden korunmak için evin en korunaklı yerinde, bütün aile halı gibi yere yapışıyorduk.

Bu ortamda, Musa Anter’in kalleşçe katledişini duydum.

 

Musa Anter kimdir? Musa Anter hakkında kısaca bilgi vereyim:

Musa Anter 1918 yılında Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Zivingé köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi. 1959 yılında 49’lar davasında yargılandı. 12 Mart darbesinde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) davasında yargılandı. Musa Anter 27 Mayıs darbesi yapıldığı sırada gözaltındaydı. 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinden sonra da gözaltına alındı. 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da katledildi.

Musa Anter’in Avesta Yayınlarında çıkan “ Hatıralarım 1 – 2”  kitabını yeniden okuyorum.

 Kitabın arka sayfasına Musa Anter’in şu notunu düşmüşler:

“ Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil! Sanığıyım. Mahkûmuyum ve davacısıyım. “ Musa Anter.

 

Musa Anter’den, yani canlı şahidin kitabından bir bölüm aktarmak istiyorum:

 

“ŞÜKRÜ BABAN:

 

Şükrü Baban’a gelince… Malum, Zihni Paşa’nın oğlu idi. Zihni Paşa Kürt Teali Cemiyetinin ikinci başkanıdır. Aynı zamanda, Sadrazam Talat Paşa’nın yakın dostudur.”

Musa Anter, Şükrü Baban ile ilgili birkaç anısını anlattıktan sonra devam ediyor:

“Şükrü Baban’ın bana anlattığı bir başka anısı daha vardı. Kanımca, burada aktaracağım bu anısı hem tarihi bakımından, hem de günümüz bakımından önem taşıyor. Şöyle anlatmıştı bunu Şükrü Baban:

Babam Zihni Paşa Beyrut valiliğinden emekli olmuştu. Kendisi Talat Paşa’nın yakın dostu idi. Talat Paşa aşağı yukarı her Cuma tatilinde Süleymaniye’deki köşkümüze gelir, babamla hem rakı içerdi hem satranç oynardı. Fransa’dan yeni gelmiştim. Paris’te biraz kalmak istiyordum ama harp başlayınca geri dönmek zorunda kaldım. Bir Cuma günü, uşaklar beni paşa babamın çağırdığını söylediler. Selamlığa gittim. Babamla Talat Paşa’nın elini öptüm. Talat Paşa “ Oo! Maşallah Şükrü, sen kocaman bir delikanlı olmuşsun… Okulu da bitirmişsin öyle mi? “ “ Evet Paşam “ dedim. “ Öyleyse oğlum, bugünden itibaren seni Osmanlı İmparatorluğu İskân Umum Müdürlüğüne tayin ettim. “ dedi. Ben şaşkın şaşkın “ Paşa amca, kimleri iskân edeceğim?” deyince güldü ve  “ Oğlum Ermenileri iskân edeceksin ” dedi. “ Peki, Ermeniler meskûn değil de göçebeler mi? Ben bu işi nasıl yaparım, bilmem ki “ deyince bir kahkaha attı ve “ Şükrü, sen Paris’e gittin ama hala çocuksun… Oğlum, kolaydır; sen emir vereceksin. Erzurum’daki Ermeniler Muş’a gelince yolda iskân olurlar; Van’ın ki Bitlis’te; Bitlis’inki Siirt’te; Diyarbakır’ın ki Urfa’ya, Urfa’nınki Mardin’e ve Mardin’inki Musul’a giderken yolda iskân olurlar.” Bu yoldaki sözüm ona iskânı ve fecaati anlayınca sapsarı kesildim, dilim dönmez oldu. Hemen dışarı çıkmamı emrettiler. Haremliğe giderken annem halimi sordu, anlatamadım. O heyecanla ertesi Cuma’ya kadar ne rahat yedim içtim, ne de uyudum. Ertesi Cuma beni yine çağırdıklarında büsbütün elim ayağım titredi; Şayet beni yine göreve zorlarlarsa ya Paris’e kaçar veya intihar ederim diye düşündüm. Ama öyle olmadı. İçeri girince Talat Paşa halimi görüp, “ Korkma, korkma gel. Sanki senden başka Şükrü yok mu? Daha iyi Şükrü’yü bulduk.” Dedi.

“Daha iyi Şükrü” dediği, bu olayda iskân müdürü ve ustaca tecrübesinden ötürü Atatürk devrinde içişleri bakanı olan Şükrü idi ki bu kabiliyetinden ötürü Atatürk kendisine “ Kaya “ soyadını vermişti; Şükrü Kaya. Çünkü Cumhuriyet döneminde de iskân sorunu vardı. Ama bu sefer Ermenilerin değil, Kürtlerin iskânı söz konusuydu.” ( Musa Anter. Hatıralarım 1–2 Sayfa 72,73, 74 )

 

Şükrü Baban hakkında biraz bilgi vereyim:

Baban zade Hüseyin Şükrü Bey(Şükrü Baban): Zihni Paşanın oğludur. K. T. Cemiyetinin genel yazmanlık (Kâtibi Umumi)vazifesinde bulundu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde hocalık yaptı ve Ordinaryüs Profesörlüğe kadar yükseldi. M. Kemal tarafından bir ara İktisat Bakanlığına getirilmek istendiyse de, kendisi bu vazifeye arzulu olmadı. Basın şeref kartı sahibi olup, 1980’de öldü.

 

            Şükrü Kaya Ermenileri iskân etti. Talat Paşa’nın verdiği görevi başarıyla yaptı…

            1916 yılında üç yüz bin Kürt Müslüman da iskân edildi.

İttihat Terakki hükümeti yıkılınca, Şükrü Kaya Malta’ya sürüldü. Oradan kaçtı. Kurtuluş savaşından sonra, 1938 yılına kadar Cumhuriyet hükümetlerinde bakanlık yaptı. En uzun bakanlığı İçişleri bakanlığıdır.

 

Cumhuriyet döneminde de Kürtler sürüldü. Yaya olarak değil, trenle sürüldüler.

 

Ayşe Hür, Taraf gazetesindeki TARİH DEFTERİ isimli köşesinde 20.06.2010 tarihinde “Bir kez daha ‘Kürt Meselesi’ yazısında Şükrü Kaya’nın marifetlerinden birini şöyle anlatıyor:

(Dersim’de) Ağustos 1938’e kadar süren ve bombardıman uçaklarının, zehirli gazların kullanıldığı askerî operasyondan sonra, Genelkurmay kaynaklarına göre “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştı.” Gerçek sayının ne olduğu hâlâ öğrenilemedi. Taramanın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirildiler. Binlerce Kürt kızı Türk ailelerine evlatlık olarak verildi. Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecekti.

Şükrü Kaya, 1938’de yaşanan Dersim olaylarından sonra, Kemal Kılıçdaroğlu’nun mensubu olduğu Kürt-Alevi Kureyşanlı aşiretini, Dersim’den Tekirdağ-Saray’a sürgün etti…  Kemal Kılıçdaroğlu, o zaman bir yaşında olduğu için hatırlamıyor… Belki Dersim olaylarını kimse kendisine anlatmamış. Ömrünü hesap yapmakla geçirdiği için bu konuda yazılmış yüzlerce kitabı okumaya, belki zaman ayıramamış… Belki de bilmediğinden sürgünü dile getirmiyor… Belki biliyor bilmesine, dile getirmek hesabına gelmiyor…

 

Dersim sorununu dile getirseydi, Doğan ve Ciner medyasının kirli rüzgârı bile CHP genel başkanı olmasına yetmezdi, diyeceksiniz… Siz de haklısınız.

Gizle kimliğini ki yükselesin… Baş olasın… Şaşa kaş olasın… Kuyrukçu ol ki kuyrukçu bulasın…

 

Celadet Ali Bedirhan, bu sürgünler üzerine Mustafa Kemal’e bir mektup yazdı. Bu uzun mektup kitap olarak 1970 yıllarında yayınlandı. Bu mektupta geçen bir cümleyi hiç unutamıyorum: “Bütün Kürtleri Trakya’ya, Karadeniz’e, batıya yollamaya Türkiye Cumhuriyet’inin bütçesi yetmez.”

Kürtlerin sayısını, trenle gidecek bir yolcunun bilet parası ile çarparak bulmuş. Toplam, bütçenin birkaç katı çıkıyor. Bu bütçe ile bütün Kürtleri sürgüne gönderemezsin, diyordu…

 

Ayşe Hür’ün TARİH DEFTERİ köşesinde, 16.05.2010 tarihli  İzmir’de ‘ilk kurşun’u kim attı” isimli yazısından bir alıntı yapmak istiyorum. Talat Paşa’nın İttihatçıları hakkında o günleri yaşayan üç Türk gazetecinin görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. İttihatçılar ve onların günümüzdeki uzantıları hakkında bilgi edinirsek, bu ülkenin bir daha kan gölüne dönmemesi için tarafımızı belirleriz.

 

İzmir’de ‘ilk kurşun’u kim attı” isimli yazıdan alıntı:

 

“Hukuk-u Beşer gazetesinin sahibi ve başyazarı Hasan Tahsin (Nam-ı diğer: Osman Nevres), köşesinde “memleketi kan, sefillik içinde bırakmış ve en sonunda önemli bir serveti yüklenerek adi hırsızlar gibi bilinmeyen bir yere giden” İttihatçıların halk arasında nüfuzlarını koruduklarını ve düşünceleri baskı altında tuttuklarını yazmıştı.”

 

            İttihatçıları ülkeyi felakete sürükleyen ne idüğü belirsiz bir grup olarak niteleyen Müsavat’ın 17 Ocak 1919 tarihli nüshasında “Elimizi Kuran’a basarak soruyoruz: Allah için söyleyiniz. İttihat ve Terakki denen cellâtlar kitlesinin bu memleket halkına yaptığı zulmü, kâinat sahnesine gelip hangi Haccac yapabilmiştir? Hangi vahşi hayvanat sürüsünün bu kadar insan parçaladığı, kan içtiği görülmüştür? El aman zulmün çetin ve zağlı (cilalı) tırnaklarından el aman!” diye yazıyordu.”

 

“22 Ocak tarihli Köylü gazetesinde ise “Büyük şehirlerde İttihat ve Terakki’nin ruhunu yaşatmak için el altından yapılan gayretler hiç de maziyi unutmaya değil, eski mevki hırsını tekrar elde etmeye matuftur” deniyordu. “El altından yürütülen gayretler”den kasıt, İTC yerine kurulan muvazaa partisi, Teceddüt Fırkası’nın faaliyetleriydi.”

 

            Musa Anter ve üç Türk gazetecinin yazdıklarını size aktardım.

            Gazetelerde bir zamanlar köşe yazılarını okuduğum, hocaların hocası diye bilinen Prof. Şükrü Baban hakkında kısa da olsa bilgi verdim.

            Şükrü Kaya hakkında da bilgi vermeye çalıştım.

 

            Öğrenmenin yaşı yoktur, demişler… Okuyup yeni şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Tek taraflı okumuyorum ki gerçekleri öğreneyim…

            Tarihin derinliklerine yolculuğa devam ediyorum. Yalanların ütülenerek, doğru diye bize satıldığını görüyorum. Hala halkları birbirine düşürmek için yazanlar, konuşanlar, planlar yapanlar, beynimizi yalanları ile tutsak almaya çalışıyorlar…

            Halkları birbirine düşman etmek için uğraşanları tanımalıyız.

            Tarihte halkları birbirinin düşmanı haline getirenler, bu işte rant elde edenlerdir. Onlar olmasa halklar kardeşçe birlikte yaşarlar…

            Silah fabrikatörlerinin ve onların işbirlikçilerinin piyonları olmamak için bilinçli olmak zorundayız…

            Dünün cellâtlarını tanımalıyız…

            Dünün cellâtlarını savunan, onların bu gün ki uzantılarının avukatlığını yapan siyasetçileri de tanımalıyız…

            Onların yüzlerine taktıkları demokratlık, sosyal demokratlık veya solculuk maskelerini indirip, gerçek yüzlerini görmeliyiz…

            Kurtarıcı diye cellâtların peşinde artık gitmeyelim…

Son Güncelleme (Cumartesi, 05 Şubat 2011 09:17)

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile