MAZİYE YOLCULUKLAR - 199 / LİCE'NİN FERYADI BELGESELİ

MAZİYE YOLCULUKLAR  - 199

LİCE'NİN FERYADI BELGESELİ

LİCE YANIYOR

Sardı dört bir yanı yanık kokusu,
Çoluğun çocuğun kaçtı uykusu,
Yüreklere girdi ölüm korkusu,
Alevler içinde yanıyor Lice…

Kırık yaşlı kadın kolun kanadın
Yüreğim parçalar senin feryadın,
Kesilmiş soluğum soramam adın.
Alevler içinde yanıyor Lice…

Duvarın dibine sinmiş üç çocuk,
Gözlerinde yaşlar gör boncuk boncuk,
Titriyor bedenler benizler uçuk,
Alevler içinde yanıyor Lice…

Önce evi yanmış sonra dükkânı,
Sarıldı boynuma donmuştu kanı,
Gördüm diri diri yanan hayvanı,
Alevler içinde yanıyor Lice…

Git gide artıyor ölü sayısı,
Öğretmen kahveci çocuk dayısı,
Şairim çilenin hüznün bayisi,
Alevler içinde yanıyor Lice…

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, 22 Ekim 1993 Cuma günü, saat 9.20’de evleri, işyerlerini yakmaya başladılar. Gece devam etti. Cumartesi günü yakmayı sürdürdüler…
Cumartesi sabahı mahsur kaldığım okuldan evime gelmiştim. Oturduğum sokaktaki evleri, gözlerimin önünde yakıyorlardı.
Sinirimden titriyordum. “Yeter Ulan” diyecek cesaretim vardı… Bağırmam işe yaramazdı… Vahşeti durdurmazdı…
Çocukları, büyükleri, küçük ve büyükbaş hayvanları kurşuna dizenler, beni çocuklarımla birlikte evimin içinde diri diri yakarlardı…

Çok okuyan, şiir ve yazı yazan, aydınım diyen bir öğretmendim. Gençliğimde tek başıma mahalli gazete çıkartmıştım…
Silahım kalemimdi… Tarihin barbar komutanları, beni vahşetin canlı tanığı yapmıştı…
1992 Ağustos’undan beri Lice’deydim… Her gün yaşadıklarım, gördüklerim ve dinlediklerim şiir ya da yazı olarak defterimde yer alıyordu…
Yukarıdaki şiiri Cumartesi günü sokağımızdaki evleri yakarlarken yazdım…
Her an öldürülebilirdik. Öldürülmeden önce gördüklerimi yazarak yarınlara bırakmak istiyordum… Fotoğraf makinesi ya da kameram olsaydı zulmü kare kare belgelerdim… Aynı işi kalemle yapmaya çalıştım…
www.mahmutcantekin.com/ adlı sitemde “Lice’de Çıplaktır Günah” ismi altında 47 şiirim var. Bunlar yayınladıklarım…
“Vahşeti Gördüm Lice’de” başlığı altında 65 yazım var… Bunlar yayınladıklarım…

Ben Lice’de yaşananların bilinmesini istiyordum…
Dilsiz şeytan olmak istemiyordum… Tanık olup susmak benim için onursuzluktu…
Türkiye ve Dünya halkları gerçeği öğrenmeli, diyordum…

Lice’de kalan tek öğretmendim.
Lice’den ayrılmam için akrabalarımın, Adıyaman ve Mersin’den kamyon getirip evini taşıyalım önerilerini ret ettim.
Ağlayan ablama telefonda şöyle dedim:
— Ben burada öleceğim. Bu insanları bırakıp kaçmak benim için şerefsizliktir…

Mehmet Ağar olaydan sonra Lice’ye geldi.
Çarşıda yanmış dükkânların önüne polisler sandalye getirdi… 15- 20 yaşlıyı polisler toplayıp Mehmet Ağar’ın karşısına dizdiler…
Ben de geçmişini çok iyi bildiğim Mehmet Ağar ne söyleyecek diye yaşlıların arasına katıldım.
Mehmet Ağar:
— Teröristlere verdiğiniz destek yüzünden yaktık. Sizin zararlarınızı karşılayacağız… Size yeni evler yapacağız…
Lice’de hiç görmediğim yaşlı bir adam:
— Allah sizden razı olsun, dedi.
Diğer yaşlılar susuyordu…
Koskoca ilçede yaşlılar kalmıştı… Bir de Kâhtalıların şerefli, namuslu, dürüst ve haksızlığa boyun eğmeyen insanlar olduğunu pratikte de ispatlamaya çalışan ben kalmıştım… Hacı Üzeyir Efendinin öğüdü benim için emirdi: Her zaman mazlumların yanında yer al… Şöyle cevap vermiştim: Emrin başım gözüm üzerine sevgili Hocam…

Mehmet Ağar ile birlikte birkaç gazeteci gelmişti. Toplantı yerinden 30–40 metre ötede konuşacak adam aradıklarını gördüm. İki kişiye yanaştılar… Her taraf özel tim dolu olduğu için ikisi de konuşmadı. Korktular.
Gazetecilere gerçeği anlatmak boynumun borcuydu…
Gazetecilere doğru yürüdüm. Önce gerçek gazetecimi diye kimliğini sordum. Boynunda kimliğini gösterdi. Yurt dışında meşhur bir ajansın elemanıydı.
Özel Timleri süzüyordum. Üç özel tim yanımıza doğru gelmeye başladı.
Onlar yanımıza kavuşmadan şu cümleleri gazeteciye söyledim:
— Ben öğretmenim. Buralı değilim. Dağdan Lice’ye tek kişi bile gelmedi. Çatışma yoktu. Askerler ellerini kollarını sallayarak evleri ve işyerlerini yaktılar. Bak yanaşıyorlar. Sana gerçeği söylediğimi bilseler beni öldürürler. Sen gerçeği öğrendin. Gerçeği yaz. Ben gidiyorum.
Oradan uzaklaştım.
Özel Timler pis pis arkamdan baktılar…

Daha sonraki aylarda benim için büyük tehlike oluşturmasına rağmen yazılarımı ve şiirlerimi Kürt gruplarından birinin Lice’deki adamıyla Diyarbakır’a gönderdim.
“Biz yayınlamayız” diye geri gönderdiler…

1997 yılında Lice’den ayrıldım. Mersin’e yerleştim…
Kendi adıma bir site kurdum. Yazdıklarımı yayınladım.
Diyarbakır’ın özel yetkili savcısı Sayın Osman Coşkun yazılarımın hepsini okumuş. Beni aradılar. Tanıklık yapmamı istediler. Bana gönderdiği bütün sorulara karakolda cevap verdim.
Taraf gazetesi benimle röportaj yaptı. Yayınlandı.
Lice’de yaşadıklarımızı yavaş yavaş duyurmaya başlamıştım… 20 yılda gerçeği öğrenenler, bir avuç insandı. Üzülüyordum…

Sevgili hemşerim eski milletvekili ve yazar Sırrı Özbek beni aradı:
— Arkadaşım Veysi Polat Lice ile ilgili bir belgesel hazırlıyor. O dönem Lice’de görev yapmışsın. Yazılar yazmışsın. Okumuş. Telefonunu verdim. Yardımcı olursan sevinirim.
— Elbette yardımcı olurum, dedim.

Sevinmiştim. Bana, aileme ve Licelilere kan kusturanlar meydana çıkarılacak. Yaşadığımız kanlı günler dünyaya duyurulacak. 20 yıldır istediğim buydu…
Veysi Polat ismini duymuştum. Taraf gazetesinde haberlerini okumuştum. Hatta haberlerinden birini kendi sitemde “Basından seçmeler” bölümünde yayınlamıştım.
Sevgili Sırrı Özbek ile konuştuktan sonra kendi kendime şöyle demiştim:
— Nihayet bir yiğit çıktı. Lice’de yaşadıklarımızı duyuracak. Ben ölmeden kanlı ve karanlık bir dönemin perdesi kaldırılacak…

Aradan çok geçmeden Veysi Polat aradı. Çalışmaları hakkında bilgi verdi. Ben de bütün bildiklerimi anlatacağımı söyledim…
Veysi Polat Mersin’e gelecek, çekim yapacaktı.
Veysi Polat, Lice’de çekim yaparken düşmüş, ayağını kırmıştı. Mersin’e gelemedi.
17 Nisan 2013 günü bir arkadaşını gönderdi. Yetenekli genç arkadaş benim evde çekim yaptı.
Lice’nin 22 Ekim 1993 Cuma günü yakılışını anlattım.

Ben oradayken Lice üç kere yakıldı.
Zorla koruculuk dayatıldı…
“ZORLA KORUCULUK” başlığıyla altı yazı yazdım. Sitemdedir… Tugay komutanı bana, ilçe Milli Eğitim Müdürüne koruculuk teklif etti. Şiddetle ret ettim. Ölümü göze aldım.

22 Ekim 1993 Cuma günü Lice’nin ilk yakılışıdır.
18 Temmuz 1994 günü öğle sonrası bir daha yaktılar.
Mersin’i iyi bilen bir asker, Mersin’in Demirtaş mahallesinde oturduğumu benden öğrenince, elindeki tüfeğin namlusunu göbeğime doğrultu ve bağırdı:
— Mersin’in Demirtaş Mahallesi terörist yatağıdır. Seni öldüreceğim.
Tetiğe basmadan namluyu havaya kaldırdım. Boğuşmaya başladık. Evin kapısında iki kızım ağlayarak bizi seyrettiler.
Komutan, yaktığı evden çıktı. Silahını çekerek yanımıza koştu.
Bana bağırdı:
— Ne oluyor!
— Ben öğretmenim. Senin bu manyak asker tüfeğini karnıma dayadı. Seni öldüreceğim diye bağırdı…
— Nerelisin?
— Mersinliyim.
Kimliğimi istedi. Verdim. İnceledi.
Emir verdi:
— Caddeye çık. Ağız üstü yatanların yanına uzan!
— Bak iki kızım kapıdalar. Onları bırakıp nereye gideceğim.

Komutanla tartışırken Diyarbakır’dan gelen bir helikopter üstümüzden geçerek komando taburuna indi.
İner inmez komutanın telsizine emir geldi:
— Hemen komando taburuna dönünüz.
Komutan, beni bıraktı. Askerlerini toplayıp gitti.
Sonra öğrendik ki helikopterle gelen Diyarbakır valisiymiş…
Akşamüzeri vali geldiği helikopterle geri döndü.

22 Ekim 1993 Cuma günü Lice’nin ilk yakılışıdır.
Kimliğimde, ili Mersin yazması evimin cayır cayır yanmasını önlemişti…

18 Temmuz 1994 günü öğle sonrası bir daha yaktılar.
Kimliğimde, ili Mersin Demirtaş Mahallesi yazması ölümüme sebep oluyordu…
Karnıma dayanan namluyu ani bir hareketle havaya kaldırmasaydım, iki kızımın gözü önünde öldürülüyordum…
Lice’de ölüm kol geziyordu… Faili meçhule gitmek olağan bir işe dönmüştü…

Vali gittikten sonra Lice Lisesinin etrafındaki evleri yakmaya başladılar. İkinci kez alev ve dumanı sabaha kadar seyrettik…
Barakalar yanarken tüp patlamasına benzer ses çıkarıyorlardı.
22 Ekim 1993 Cuma günü de aynı sesleri duymuştum…
Lice’nin üçüncü yakılışı gece oldu…
Bir gece Muradiye mahallesini yaktılar. Muradiye Mahallesi oturduğum Şaar mahallesinden çok uzaktaydı. Biz aile olarak zarar görmedik…

17 Nisan 2013 günü yapılan çekimden sonra belgeselin bitmesini bekledim.
14 Aralık 2013 günü sevgili hemşerim Sırrı Özbek ve sevgili Veysi Polat beni aradılar:
— 15 Aralık 2013 Pazar günü saat 17.00’ de Diyarbakır’da Hawara Licê (Lice'nin Feryadı) belgeselinin galasına davetlisin. Uçak için saat kaçta sana yer ayıralım, dediler…
Otobüsle gideceğimi söyledim.
00.45’te otobüsle Diyarbakır’a doğru yola çıktım.
Sabah 10 sularında Diyarbakır otogarına indim. Her taraf kar ve buzdu. Sıcaklık eksinin altındaydı. Sevgili Veysi Polat bir arkadaşıyla beni bekliyordu. Taksiye bindik.
Galanın yapılacağı Liluz Hotelin önünde indik.
Belgeselin yapımcısı sevgili Reşit Cantürk otelin önündeydi.
Dostça, kardeşçe karşıladı. Tanıştık. Otelin personeli beni odama çıkardı.
Valizimi, paltomu odama bıraktım. Elimi yüzümü yıkayıp restauranta gittim.
Veysi Polat ile birlikte güzel bir kahvaltı yaptık.
Sevgili hemşerim Sırrı Özbek ile hasret giderdik.

Veysi Polat ve Reşit Cantürk galaya davet ettikleri gazetecileri, yazarları ve duyarlı aydınları tek tek karşıladılar… Konuklarına gösterdikleri ilgi görülmeye değerdi…
Samimi, içten gelen konukseverlik, gelenler uğurlanana kadar devam etti.
Veysi Polat ve Reşit Cantürk’ü hayranlıkla izliyordum…
Bu asil davranışları beni mutlu ediyordu…

Hawara Licê (Lice'nin Feryadı) belgeselinin gösterileceği salona indik.
Biz tanık ve mağdurları ön tarafa aldılar.
Öldürülen kahveci Ali Şanlı’nın kız kardeşi, Bedriye Abla ve diğerleri yan yana oturduk.
Salon ağzına kadar duyarlı insanlarla doldu. Çoğu insan ayakta izlemek zorunda kaldı.
Tarihe tanıklık edecek bir eseri izledik.
Bir yıl süren çalışma, gerçekten güzel bir belgesel meydana getirmişti.
Belgeseli izlerken o günleri yeniden yaşadım… Bazı bölümlerde gözyaşlarımı tutamadım…

Sırrı Özbek, Kezban Hatemi, Muhsin Kızılkaya, Nevzat Çiçek, Celal Başlangıç, Mıgırdiç Margosyan, Ferit Aslan, Nazan Özcan, MÜSİAD ikinci Başkanı İsmail Özşanlı ve daha birçok gazeteci, yazar, aydın ve duyarlı insanlarla iki gün geçirdim…
Hawara Licê (Lice'nin Feryadı) belgeselinin tüm maddi yükünü üstlenen yapımcı Reşit Cantürk’ü, gazeteci Veysi Polat öncülüğünde belgesele emek veren tüm güzel insanları yürekten kutluyorum…
Karanlık bir sayfayı aydınlatarak tarihe not düştüler.
20 yıldır Lice’de yaşadığımız vahşeti duyurmaya çalışıyordum.
Bu hayalimi gerçekleştiren güzel insanlara selam olsun…
Bu tarihi çalışmanın galasına katılarak destek veren duyarlı insanlara selam olsun…

Son Güncelleme (Pazartesi, 17 Mart 2014 21:24)

 

Yorumlar  

 
0 #1 MAZİYE YOLCULUKLAR - 199 / LİCE'NİN FERYADI BELGESELİsevgiliye hediyeler 10-06-2014 15:43
Valla super, çok yararlı buldum.
Alıntı | Yöneticiye raporla
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile