Mıgırdiç MARGOSYAN/Lice'nin Hewarı meselesi

Lice'nin Hewarı meselesi

Kirvem,
Geçen hafta yönetmenliğini Veysi Polat, yapımcılığını Reşit Cantürk’ün üstlendiği “Lice’nin Hewarı”, adlı belgeselin ilk gösterimine katılmak için kar, kış, kıyamet demeden yollara düştüm, Diyarbakır’a kendimi zor attım.
Bir zamanlar sözde “faili meçhul” cinayetlerle katledilen Kürt iş adamlarından biri olan Liceli Behçet Cantürk’ün yakın akrabalarının ve özellikle de Lice halkının o günlerdeki hewarına, çığlığına şahit olduk.
Kimi TV kanallarının, gazetecilerin yanı sıra, keza sayıları hayli yoğun izleyicilerle birlikte ibretle seyrettiğimiz bu belgeselde; Devlet Baba’mızın, bir başka ifadeyle o günkü “iktidar” daki yetkili zevatın,  bundan yirmi yıl önce Lice halkına, yani kendi “vatandaş”larının bir kısmına “hukuk dışı” dayatmalarla, daha da açıkçası “zor” kullanarak illa da “korucu” olmalarını diretirken, verdikleri eziyet sonucunda yöre insanının dramını, bizatihi o günkü olayları yaşayan  “tanık”ların perdeye yansıyan görüntülerinden izledik…
Aslında otuz yıldan beri ülkenin başlıca sorunlarından biri olan Kürt meselesinin gerek geride kalan, gerekse günümüze kadar  uzayan serencamı ya da bu memleketin bilumum vatandaşlarına mal olan acı faturası zaten hepimizce malum ama, öte taraftan da genellikle “balık hafızası”na sahip bir toplum olduğumuzu sıkça dillendirip, dolayısıyla bir bakıma sanki günah çıkarttığımıza bakılırsa; anlaşılan o ki, bu tür gerçek olayları, onların canlı tanıklarının ifadelerini gözler önüne seren belgesellere, ya da benzer çalışmalara imza atıp, bunları daha sonraki nesillere “tarih adına” miras bırakmayı görev belleyen duyarlı insanlara,  özellikle bu bapta mazisi hayli “karanlık” olan kendi ülkemizde belki de daha çok ihtiyacımız var.
Gerçekten de “balık” misali  hemen her olayı çabuk unutan bir toplum muyuz, yoksa zaman zaman işimize gelmediği konularda unutkanlık numaralarına yatıp ya da halı altına süpürüp, belki de bu tarz yaklaşımlarla kendimizi oyalamayı hüner mi belliyoruz ne!
Nitekim her Allah’ın günü neredeyse folluktan daha yeni çıkmış gibi taze, taptaze bir “gündem”le güne başlayıp, hemen akabinde bu kez de hani nasıl derler atsan atılmaz, satsan satılmaz, pazara götürsen beş kapik etmez ama, o anda kim bilir hangi yetkili, hangi muhterem zevatın kendi keyfince veya işkembesince pattadak ortaya attığı iki lakırdının rüzgarına kapılıp, ardından da  iki saat içinde memleketin havasının lodostan poyraza, karayelden keşişlemeye nasıl çevrildiğini görünce hayret edip şaşırıyoruz!
İşte yine mal meydanda! Daha düne kadar aynı nakarat eşliğinde, aynı türküyü, aynı tempoyla çalıp çığıranlar, kim bilir hangi kapalı kapılar ardında hangi “ikbal” hesaplarıyla kendi aralarında “Al gülüm ver gülüm” yarenliğiyle gemilerini yürütüp tıpış tıpış yüzdürürken, birdenbire, durduk yere ortaya atılan dershaneleri kapatma konusuna balıklama dalar dalmaz, memleketin havası önce karakışa, ardından da Uhut Savaşı’na dönüştü! Dün vatan, millet ve özellikle de gençlerimizin istikballerinin “hayırlara vesile” olması için yemin billah edip bunun için her türlü fedakarlıktan asla kaçınmayacaklarını dillendirip, hatta aynı saflarda kılıç kuşananlar, bugün kılıçlarını ayrı saflarda bilemeye kalkınca memleket sathında ol zaman ayıkla pirincin taşını!
Evet! Şu anda memleket genelindeki genel manzaraya bakıldığında,  görünen o ki, bir zamanlar aynı bakır sininin etrafında çömelip beraberce pirinç ayıklayanların kendi aralarında başlatıp, daha sonra sonunun nereye varacağını bilemediğimiz bir vurdulu kırdılı savaşın eşiğindeyiz! Bizler, yani sokaktaki vatandaşlar, hangi saftaki polislerin “destan yazacağını”, buna mukabil hangi cenahtaki polislerin çok daha başarılı performans sergileyip bu Uhut Savaşı’nın galibi olacağını, bittabii ki “hukuk devleti”mizin sinemalarında belki  yarın ya da yarından da yakın bir gelecekte hep birlikte izleyip göreceğiz Kirvem!

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile