DUYGULAR YUMAĞI

DUYGULAR YUMAĞI

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ’NÜN doksanıncı yazısını yazıyorum…
89. yazım “TAHLİYE VE BEKLEYİŞ” oldu…
Yazıyı şöyle bitirmiştim:
“Cezaevi kapısından dışarı çıkınca saat dokuz olmuştu…
Üç taksiyle gelen ailem, öğlenden beri cezaevi kapısında beni bekliyorlardı…
Tek tek sarıldılar… Ağladılar…
Gözlerimizden boşalan sevinç gözyaşlarıydı…
Ailenin bir kısmı kızımın evinde sofra hazırlamakla uğraşıyorlarmış…
Taksilere bindik… Işıklı sokak ve caddelerden geçerek kızımın evine geldik…”

Cezaevi kapısında kavuşma sevinci biraz uzun sürdü…
44 gün geçirdiğim cezaevini dışarıdan ilk defa görüyordum… Yüksek duvarlara, koca demir kapıya dalgın dalgın baktım…
Bir Salı günü, Temmuz’un 23’ünde polis arabasının klimasız bagajında her tarafımdan ter akarken bu büyük kapıdan içeri koymuşlar…
Bagajda olduğum için ne binayı ne büyük demir kapıyı gördüm…

Zaten şoktaydım…
Tutuklandığıma inanamıyordum…
Çok kötü yazılmış bir senaryonun biçare figüranı yapılmıştım…
Bir Salı günü konduğum mahpushaneden, bir Salı günü çıkıyordum…
Temmuz’un 23’ünde buraya atılmıştım…
3 Eylül günü salıveriliyordum… 

Arabanın ön koltuğunda ışıklı sokak ve caddelerden geçerken, duygular yumağına dolanmıştım…
Bir yanım hala kanıyordu…
Bir yanım cehennem azabı çektiğim koğuşta dolanıyordu…
Gözlerim hala sulanıyordu…
İçeride gördüğüm bazı pislikler yüzünden midem bulanıyordu…

Özgürlüğüme kavuştuğum için bir yanım havalanıyordu…
Eşim ve çocuklarımla aynı arabaydık… Aramızda çift cam yoktu… Elimizde avize yoktu… Konuşmayı başlatma ve kesme olayı yoktu… Görüş yerine giderken arama yoktu…
Biz bize oturmuş eve doğru gidiyorduk…
Ailem çok sevinçliydi… Yüzleri gülüyordu…
Ben halime ağlamam mı gerekir, gülmem mi gerekir, isyan etmem mi gerekir, bilmiyordum… Duygular yumağına dolanmıştım… Şaşkındım…
Değişik duygular yüreğimde cirit atıyordu…

Kızımın evine geldiğimizin bile farkına varmamışım…
Araba durdu… Herkes indi… Ben de indim…
Kapı açılınca canım torunlarım kucağıma atladılar… Boynuma sarıldılar… Ben de hasretle kendilerine sarıldım…
Öptüm! Öptüm! Öptüm!
Sulanan gözyaşlarımı göstermemek için çırpındım…
Elimin tersiyle onlar görmeden gözyaşlarımı sildim…
Evdeki diğer aile fertlerimizle kucaklaşıp hasret giderdik…

Odaya geçtiğimizde uzun bir yer sofrası serilmişti…
Güzel yemekler yan yana dizilmişti…
Değişik içecekler sofraya konmuştu…

Son yemeğim, dün koğuşta 17.00’de yediğim akşam yemeğiydi… Otuz saattir bir şey yemedim… Yiyemedim… Canım istemedi…
Çok sigara içtim…
Açlık his etmiyordum… Canım yemek istemiyordu…
Saat 13’ten beri cezaevi kapısında beni bekleyen güzel ailem açtı…
Birlikte sofraya oturduk…
Yemeğe başladım ki telefonum çaldı…

Arayan Kâhta’dan mahkememe katılmak için gelen canım dostum, kardeşim öğretmen arkadaşımdı…
Saat 23’te Kâhta’ya gidecek otobüste yer ayırtmıştı…
Sabah görevinde olması gerekiyordu… Eve yakın bir kafede vedalaşmak için beni çağırıyordu…
— Geliyorum, dedim…
Ailemden izin istedim:
— Siz yemeğinizi yiyin… Ben sonra yerim, dedim…
Canım oğlum Mehmet, ayağa kalktı…
Sevgili kaynım Doğan, ayağa kalktı…
Onlar da benimle geldiler…
Arabayla dostumun dediği yere gittik…

Kafede canım dostumla buluştuk… Birer çay içtik…
Dostum, telefonla otogardan yer ayırtmıştı… “En geç 22.30’da biletini almak zorundasın,” demişler…
Oğlum Mehmet’i eve gönderdik.
Kaynım, arabanın direksiyonuna geçti…
Ben ve dostum arka koltukta yan yana oturduk… Otogara kadar hasret giderdik…
Kaynım arabayı otogarın garajına bıraktı…
Üçümüz birlikte gidip bileti aldık…
Saat 23.00’te otobüs kalkana kadar sohbet ettik… Hasret giderdik…
Can dost dar günde belli olur, demişler…
En zor günümüzde can dostum, Kâhta’dan kalkıp gelmişti… Mahkeme salonuna girmişti… Tahliye sevincini ailemle paylaşmıştı… Onlara destek olmuştu… Moral vermişti… Çocuklarım can dostuma “amca” deyip sarılmışlar… Ağlamışlar… Kendilerini yalnız bırakmadığı için teşekkür etmişler…
“Allah senden bin kere razı olsun” demiş ailemin tüm fertleri…
Ben de, aynı sözü burada bir daha tekrarlıyorum: “Allah senden bin kere razı olsun…”

Kaynımla dostumuzu yolcu ettikten sonra garaja gittik…
Kaynım direksiyona geçti… Yanına oturdum… Eve dönüyorduk…
Kaynımın oğlu Özgür Artan ve yeğenimiz Mümin Eren, Demirtaş Üst Geçidinin orada olduklarını, bizi beklediklerini söylediler…
Demirtaş Üst Geçidinde durduk… Arabayla gelmişlerdi… Onlarla kucaklaştım…
Kaynımı onlarla gönderdim…

44 gündür direksiyonuna hasret bırakıldığım arabama bindim…
Mezitli’ye doğru yol almaya başladım…
Mezitli Belediye’sinin önündeki ışıklardan evime dönecektim…
Dalmışım…

Martı Otelinin önündeki ışıkları geçince eski mahalleme kadar geldiğimi fark ettim… Önce inanmadım… Sağdaki işyerlerine iyice bakınca, eski mahallemdeki yürüyüş yolumu tanıdım…
Davultepe’ye girmiştim…
Yüzüncü Yıl’ın önündeki ışıklardan dönüş yaptım…
Arabanın dört camını açtım… Denizin temiz havasını ciğerlerime çekerek yavaş yavaş yol almaya başladım…
Sağı solu inceliyordum…
Eşimle bu yolların kenarındaki kaldırımlarda on sene hemen hemen her gün yürüyüş yaptık… 

Mezitli Belediyesi’nin önündeki ışıklardan kızımın evine dönüş yaptım…
Eşim beni bekliyordu… Telefon ettim… Sitenin kapısına geldi…
44 gün sonra evime ayakbastım…
Kuyruğa girmeden banyoya girdim…
Soğuk ile değil sıcak su ile yıkandım…
Saate bakan, süren doldu diyen kimse yoktu…
Keyfimce, doya doya yıkandım…

Banyodan çıkınca, evimin balkonunda kahvemi içtim…
Büyük çoğunluğu uykuda Mersin’i yaşlı gözlerle seyrettim…
Bir bela gelip bana bulaşmış, 44 günümüzü zehir etmişti…

Düşünüyordum…
Bu gece yer yatağında yatmayacağım…
Gün ağarmadan yatakta kalkmak mecburiyetim yok…
Tuvalet ve banyo kuyruğu yok…
Sabah sayımına katılmayacağım…
Altı kişilik masada, on kişi ile kahvaltı yapma zorunluluğum yok…
Mecbur olduğum için hiçbir yemeği yemeyeceğim…
Sevmediğim hiç kimse masamda olmayacak…
Kimse iki çay hakkın var, diyemeyecek…
Hiç kimse şiir ve yazı yazdığım için masamda beni rahatsız etmeyecek…
Ben şimdilik özgürüm…

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ