MERHABA OĞUL

MERHABA OĞUL

Merhaba Oğul…
Yemekhanedeyim…
Sarı zemin üzerine siyahla Mehmet Cantekin yazılı, koğuşun duvarında asılı duran boncuktan saate bakıyorum…
Akrep ve yelkovan 13.30’u gösteriyor…

Her masada birkaç kişi var…
İnsanlar yavaş sesle konuşmayı bilmiyorlar… Alan zaten dar… Bir masada konuşulanları öteki masada oturanlar çok rahat duyuyorlar…
Başka masadaki sohbetleri, şakalaşmaları mecburen dinliyoruz…
Rahatsız oluyorum ama yüksek sesle konuşan bir kişi değil ki uyarasın…
Her masadan sesler yükseliyor…

Koğuşun televizyonu açık…
Televizyon izleyenlerin ara sıra uyarıları geliyor:
— Haberleri izliyoruz! Gürültünüzden bir şey anlaşılmıyor! Sessiz olun!
Sesler bir iki dakika kesiliyor…
Yine yüksek sesle konuşmalar başlıyor…
Televizyon izleyenler kızdı… Televizyonun sesini iyice açtılar…
Gürültüden beynim zonkluyor…

Merhaba Oğul…
Saate bakıyorum. 13.50 olmuş…
Yirmi dakikadır vantilatörün altındaki küçük masada, bu yazıya başlamışım…
Duvarda asılı yaptırdığım saate bakıyorum…
Senin ve amcanın adını sessizce okuyorum…
Hüzünleniyorum…
Yanaklarıma akan gözyaşlarımı mendille siliyorum…

Merhaba Oğul…
Sana şunu söyleyeyim ki haksız yere demir parmaklıklar arkasında yatmak kadar zor bir şey yokmuş…
Demir kapı yüzüme kapanmış…
Koğuşun mevcudu benimle birlikte yetmiş dört kişi oldu…
Yetmiş üç kişiyle hiçbir ortak yanım yok…
Onlar başka dünyaların insanı, ben başka dünyaların insanıyım…
Birlikte yaşıyoruz…
Aynı havayı soluyoruz…
Aynı yemek masasında yemek yiyoruz…
Yer yataklarında yan yana yatıyoruz…

Merhaba Oğul…
Sen benim ciğerimsin…
Gönlümün goncasısın…
Sen benim umudumsun Oğul…
Sen benim yarınımsın Oğul…
Oğul, sen benim canımsın…
Öyle çok seviyorum ki seni, görüş günlerinde döktüğün gözyaşlarında boğuluyorum…

Çift camlar bile gözyaşlarımın gözyaşlarınla birleşmesine engel olamıyor…
Boğazımızı sıkan elin yüzünün ar perdesi yırtık…
Utanmaz…
Kızarmaz…
Görüş günlerinde konuşamıyoruz Oğul…
Üzüntümüz öyle büyük ki aramızdaki sevgi bağını zekâ özürlüler, sevgisiz büyüyenler kavrayamazlar…

Merhaba Oğul…
Çalıştığın işyerine, yaptığın işe alışabildin mi?
Günde hala on iki saat mi çalışıyorsun?
Aç kapa dediğiniz sabah sekiz, gece on iki saatleri arasındaki uzun zamana dayanabiliyor musun?
Çok yoruluyordun can Oğul…
Senin o yorgun halini görünce, üzüntümü sana belli etmemek için ne kadar çaba harcadığımı bilemezsin…

Merhaba Oğul…
Üniversiteyi bitirdin…
Günümüzde geçerliliği olan bilgisayar tasarım bölümü mezunu oldun…
Sana kendi bölümünde iş bulamadık…
Bir markette işçisin…
Asgari ücretle çalışıyorsun…
On iki saat emeğe asgari ücret…
Bu ülkemizin acı gerçeğidir…


Merhaba Oğul…
Anneni düşünüyorum…
Otuz yıllık hayat arkadaşımı, can yoldaşımı düşünüyorum…
Otuz yıllık evliliğimizde böyle acı günler görmedik canım Oğul…
Görüş kabininde annenin, ablanın ve senin sel olup akan gözyaşlarınızı kalbimin durduğu, son nefesimi verdiğim gün ancak unutabilirim…
Seni, ablanı ve anneni çok seviyorum…
Üzüntünüzle kahroluyorum…

Merhaba Oğul…
Bu güne dek seni, ablanı ve anneni bilerek hiç üzmedim…
Üçünüzü de başımın tacı yaptım…
Sevdim…
Saydım…
Sizlere çok değer verdim…
Buradan çıktığım gün daha çok, her şeyden çok sizlere değer vereceğim…
Sizleri hiç üzmeyeceğim…
Sizi daha mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım…

Merhaba Oğul…
3 Eylül 2013 günü ilk mahkemeye çıkacağım…
Bu gün 31 Ağustos. Cumartesi günüdür… Günün yarısı geçti…
1 Eylül 2013 Pazar…
2 Eylül 2013 Pazartesi…
3 Eylül 2013 Salı… Mahkemeye çıkacağım gün…

Canım ablan senin yanında demişti ki:
— 3 Eylül’de çıkacaksın… Akşam sofrasında bütün aile birlikte olacağız…
Benim umudum da akşam sofrasında birlikte olmak…
Avukatım da öyle söylüyor…
Benim yüreğim ve beynim de öyle söylüyor…
3 Eylül gününü beklemekteyim…
Umarım hayal kırıklığı yaşamayız…

31 Ağustos 2013 /  Cumartesi / Saat 08.2o.

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ