GÖRÜŞTÜK HÜZÜN DERYASINA DÜŞTÜK

GÖRÜŞTÜK HÜZÜN DERYASINA DÜŞTÜK

Görüş kabininde,
Çift camlarda görüştük,
Hüzün deryasına düştük,
Candan sevdik birbirimizi,
Çıkarın ilah yapıldığı bu zamanda,
Ne hayaldik ne de düştük,
Sevgiyle lokmamızı bölüştük…

Görüş kabinine girdim…
Karşımda eşim, oğlum Mehmet, kızım Özlem…
Nemlenmiş gözlerle birbirimize baktık…
Gözyaşlarına kurban olduğum, oğlum Mehmet ağlamaya başladı…
Kızım, gözyaşlarını kardeşinin gözyaşlarına kattı…
Eşimin sel gibi akan gözyaşları oğlum ile kızımın gözyaşları ile birleşti…

Avize elimde sesin açılmasını beklerken, diğer elimdeki mendille eşimin, çocuklarımın gözyaşlarına doğru akan gözyaşlarımı silmeye çalıştım…
Oğlum, elinde avize bekliyordu.
Avize açıldı.
Oğlum:
— Baba nasılsın? Dedi.
Konuşamadı… Hıçkırık bir yumruk gibi geldi boğazına oturdu…
Kendini daha fazla tutamadı…
Hüngür hüngür ağlamaya başladı…
Kayserililerin dediği gibi gadasını aldığım, beni de ağlattı…

Canım kızım ağlamayı kesti…
Kardeşinin elindeki avizeyi aldı…
Kardeşine başıyla, gözüyle ağlamamasını işaret etti…
Onlar ağladıkça, gözyaşlarımı tutamadığımı önce ki görüşlerimizde öğrenmişlerdi…
Hepimiz gözyaşlarımızla haksızlığa, hak etmediğimiz ayrılığa isyan halindeydik…
Adli bir suçtan yargılanmak ilk defa başıma geliyordu… Kabullenemiyordum… Kabullenemiyorduk…

Kızım, kardeşinin işaretlerle ağlamayı kesmediğini görünce sözlü uyardı:
— Mehmet ağlama! Sen ağladıkça, babam da ağlıyor! Biz ağladıkça, halimize üzülen babam, gözyaşlarını tutamıyor…
Canım kızım, elinde avize olduğunu o hüzün içinde unutmuştu…
Sözlerini benim duyduğumun farkında bile değildi…
Dişlerimi sıkıyordum…
Gözyaşlarıma savaş açmıştım… Direniyordum…
İçimden oğlum gibi hüngür hüngür ağlamak geliyordu…
Akan gözyaşlarımı hemen siliyordum…

Canım kızım… Ciğerim kızım… Yiğit kızım… Babasının iki gözü, duygulu, anlayışlı kızım…
Senin kardeşine söylediklerinin hepsini duydum…
Daha kötü oldum…
Kendimi zor tutuyordum…
Yüreğimdeki fırtına beni yiyip bitiriyordu…

Kızım kardeşini uyardıktan sonra bana döndü:
— Baba nasılsın?
— İyiyim kızım…
— Hala yer yatağında mı yatıyorsun?
— Evet kızım… Koğuş çok kalabalık… Bizden önce o koğuşa gelenler, koğuştan gitmeden, ranza sırası bana gelmeden yer yatağında yatmaya devam edeceğim… Başka çaresi yok… Koğuş çok kalabalık… Kırk altı ranza var… Biz yetmiş bir kişiyiz…
— Dayan baba! Mahkemeye beş gün kaldı… Buradan kurtulacaksın… 3 Eylül Salı günü saat sekizde mahkeme kapısında olacağız… Seni getirmelerini bekleyeceğiz… Senden tek ricamız mahkemede sakin ol… Tahrik ederlerse bile sinirlerine hâkim ol, yeter… Suçsuz olduğunu hepimiz biliyoruz… Yargıtay’ın tanıksız, delilsiz, beyana dayalı suç olmaz diye aldığı karar var… Avukat, seni suçlayan kişinin üç dosyasını buldu… Zaten esrar davasında mahkemesi sürüyor…
— Avukat iyi çalışmış… Bu dosyalar benim için iyi oldu… Sigaraya bile burada başladım… Ne işim olur benim esrarcılarla kızım…
— Baba, raporları da aldık…
— Çok güzel kızım… İyi, güzel haberler getirdin… Çok sevindim… İşyerinden yine izin mi aldın?
— Yıllık izine ayrıldım…
— Çok iyi etmişsin… Eşin ne yapıyor?
— İyidir baba… O da yıllık izine ayrıldı…
— Canım torunlarım nasıl? Ben her sabah defterimi elime alınca, onlara “günaydın” diyorum… İkisine de mektup yazdım…
İlk defa kızımın yüzü güldü…
— Çok iyiler baba… Onlar da seni çok özlediler…

Oğlum ablasının elinden telefonun avizesini aldı… Sakin görünüyordu… Gözyaşlarına gem vurmuştu:
— Baba nasılsın?
— İyiyim canım oğlum. Sen nasılsın?
— Ben de iyiyim baba… Sen bizi merak etme… Sen kendine iyi bak. Sen hala yer yatağında mı yatıyorsun?
— Evet oğlum. Önemli değil… Baban zorluklara alışıktır… Acılara alışıktır… Siz iyi olun. Ben taşın üstünde de yatarım… Beş günümüz kaldı… Mahkemeye çıkacağım… Tahliye bekliyorum… Bu çileden kurtuluruz… Sen hala çalışıyor musun? Bu gün işe gitmedin mi?
—Birkaç saatliğine izin aldım… Ziyaretten sonra işe gideceğim…
— Seni çok seviyorum canım oğlum… Sizleri çok seviyorum…
— Biz de seni çok seviyoruz baba. Ben seni çok seviyorum…

Eşim gözyaşlarını sildi… Konuşmasını izlediği oğlumuzdan telefonu aldı:
— Nasılsın?
— İyiyim canım… Sen nasılsın?
— Ben iyiyim… Bizi merak etme… Koğuşta durumun nasıl? Seni rahatsız eden var mı? Sana karışan var mı?
— Koğuşta günümü, gecemi şiir ve yazı yazmakla geçiriyorum… Kimse beni rahatsız etmiyor… Adli suçtan tutuklanmak ve yargılanmaktan çok rahatsızım… Koğuşta bana karışan yok…
— Sen de kimseye karışma… Başına yeni dertler alma… Mahkemeye beş günün kaldı…
— Sen rahat ol canım… Ben kimseye karışmam… Beni arayanlar var mı?
— Arayan numaralar çok… Cevap vermedim… Yeğenin Ahmet aradı… Tutuklandığını söyledim… Bir aydır mahpushanede, dedim…
Çok kızdı:
— Dayım tutuklanıyor, bana haber vermiyorsunuz…
— Dayın kimseye söyleme, dedi… Bu kadar yatacağını ne o tahmin etti ne de biz tahmin ettik… Bir suçu yok, dedim… Çok yakın akrabaların ararsa söylüyorum…
— Canım benim, sana bir şey söyleyeyim… Otuz yıllık eşimsin… İlk defa bu şekilde ayrı kalıyoruz… Bu gün burada otuz dokuzuncu günüm… Bu otuz dokuz gün hep seni, çocuklarımızı, torunlarımızı düşündüm… Otuz yıllık evliliğimizi düşündüm… Hayatımın son otuz yılında çok önemli bir yerin olduğunu, seni çok sevdiğimi daha iyi anladım…
— Teşekkür ederim. Ben de seni seviyorum…
Eşim ağlamaya başladı…
Kızım annesinin elinden telefonun avizesini aldı:
— Kâhta’dan Abdurrahman amca aradı… Bize moral verdi… “Her zaman yanınızdayım… 3 Eylül günü mahkemeye geleceğim,” dedi…
Kızım birkaç güzel haber daha verdi… Moral verdi…
Oğlum ablasından telefonun avizesini aldı… Güzel sözler söyledi… Moral verdi…
Eşim bir daha avizeyi eline aldı:
— Kendine iyi bak, dedi…
Görüşme süresi dolmuştu…
Avizenin sesi kesildi…

El hareketleri ile biraz işaretleştik…
Gardiyanın sesi duyuldu:
— Kabinleri boşalt…
Diğer görüş kabinindekileri boşaltarak bizim kabine kadar geldi…
Son kez el sallayarak, kabinden çıktık…

29 Ağustos 2013 /  Perşembe / Saat 22.00.

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ