MERHABA GECE

MERHABA GECE

Merhaba, kapkara efkâr bulutlarının pençesine beni atan hüzünlü gece…
Merhaba, kapasitesinin iki katına yaklaşan koğuş…
Merhaba, kalabalıklar içindeki yalnızlığım…
Kor ateş olup yüreğimi kavuran özlem, merhaba…
Merhaba, dokuz şiddetindeki deprem gibi hayatımı alt üst eden zorunlu ayrılık…

Merhaba, en ince, rengi en solmuş yer yatağım…
Yarım saattir yere yatak serme, yerleştirme ile uğraşıyorlar…
Harcanan bütün çaba, bir yatak fazla yerleştirmek içindir…
Yatakhane zeminine bu gece de üç sıra yatak serildi…

Birinci sırada dört yatak birbirine birleştirildi…
İkinci sırada dokuz yatak birbirine birleştirildi…
Üçüncü sırada dokuz yatak…
Yataklar sığsın diye bazı yatakların bir tarafı ranzanın altına doğru sürüldü…

Ranzada yatanlar, tuvalete gidiş gelişlerinde yer yataklarına basarak gidip gelecekler…
Namaza kalkanlar, gidiş gelişlerinde yer yataklarına basarak gidip gelecekler… Günahlarını affettirme derdine düşmüş dışarıda namazı hatırlamayanlar, bizleri uyutmayarak günahlarına günah ekliyorlar…
Yataklar, emme basma tulumbaları gibi kalkıp inecek…
Yataklarına basılan uyanacak…
Tekrar uyumaya çalışacak…
Ayaklar başlara değecek…
Kollar, ayaklar yanındaki bedenlere tokmak gibi inecek…

Bu durumu bir halk deyimi çok iyi anlatıyor: Koyun koyuna yatmak… Koyun gibi sıkışma da diyebiliriz…
Koyun koyuna yatacak kadar bir akrabalığımız yok…
Ne kardeşiz… Ne de baba oğuluz…

Merhaba gece…
Tuvalet kapısının önüne üç yatak serildi… Üç kişi de orada yatacak…
Yere serilen yatak sayısı yirmi dört oldu…
Ranza sayısı kırk altıdır…
Bu gün mevcut yetmiş oldu.
Yarın mevcudun kaç olacağını tahmin edemeyiz…

Yedi masada yetmiş kişi var…
Dışarıda altı kişilik masaya on kişi sıkışıp yemek yenmez…
Burada mecburuz… El mahkûm sözü burada duvar taşı gibi yerli yerine oturuyor…
Plastik kürsülerde oturuyoruz…
Sandalyelerde oturulsa sandalye koyacak yer bulamayız…
Masalar birbirine çok yakın. Mevcuda alan yetmiyor…
Plastik kürsülerde bile iki masanın kenarında oturanların sırtı birbirine yapışıyor…

Merhaba gece…
Yer yataklarında yatanlardan bazıları uyumaya başladı… Yaşlı bedenler uykuya daha çabuk yenik düşüyor…
Küçük el radyolarında Bursa- Galatasaray maçını dinleyenler var…
Maç şu an bir- bir devam ediyor…

Koğuşun bedava arzuhalcisi diyebileceğimiz Diyarbakırlı Ahmet, elinde birkaç dilekçe ile yatakhaneye geldi…
Kendisinden istenen dilekçeleri yazmış… Dilekçe sahiplerine imzalatıyor…
İmzalanan dilekçeler posta kutusuna şimdi konacak…
Sabah sayımına gelen gardiyanlara teslim edilecek…

Merhaba gece…
Uyuyanların sayısı arttı…
Biri horlamaya başladı… “İhtiyar gaza fazla basma” diyor gençler…
Sohbet eden gençlerin konuları tanıklar, avukatlar ve dilekçeler…


Merhaba gece…
Yastığımın üstünde defterime bu satırları yazıyorum…
Elektriklerin söndürülmesine on beş dakika kaldı…
Yazıyı burada bitirmeliyim…
Bu gün, bu kaçıncı yazı saymadım…
Sen yıprandın, ben yoruldum…
Yemekhaneye gidip günün son sigarasını yakayım…

Zıkkım sigaraya başlamamalıydım…
Seviyesizliğin dayanılmaz ağırlığına, koşulların zorluğuna, haksız yere çekilen çileye sigara sığınılacak kapı değil… Biliyorum…
Denize düşen yılana sarılırmış…
Kirli, berbat bir ummana düşürüldüm; sigaraya sarıldım…
Denize düşüp yılana sarılanı, yılan ısırır, zehirler…
Beni buranın havası, sigara ile birlikte zehirliyor…

Gel! Üç Eylül gel!
Sevgili yargıç delilsiz, tanıksız, bir esrarcının koparamadığı para yüzündeki saçmalamalarını çöpe at…
Ben adalet istiyorum…
Adalet istiyorum…
Adalet istiyorum…
Yine gözlerim sulanmaya başladı…
Kalkıp sigaramı yakayım…
Gelip yatağımın üzerine uzanayım…
Gözlerime uyku ne zaman gelir oturur, bilemem…

25 Ağustos 2013 / Pazar / Saat 23.45

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ