KIZIM ÖZLEM GÜLİSTAN’A MEKTUP – 2

KIZIM ÖZLEM GÜLİSTAN’A MEKTUP – 2

“Bakkallığa Giden Yol ve Bakkallık”

Canım kızım Özlem Gülistan.
Bakkal dükkânını devir alınca, benden önce bu işi, bu mahallede yapmış kişinin deneyiminden yararlanmak istedim…
Müşteriler, toptancılar, mahallede çok satılan ve az satılan mallar hakkında bilgi aldım…
Bilmediğim, merak ettiğim şeyleri sordum… Bazılarını not ettim. Bazılarını beynime yazdım…
Her eşyada fiyat vardı… Yine de birlikte kontrol ettik…
Ben artık bir bakkaldım… Hayatında hiç bakkallık yapmamış bir bakkal…
Tarih 1984 yılının Ağustos ya da Eylül ayı olmalıydı…

Mahalle bakkalı olunca, mahallede yaşayan insanlarla birer ikişer tanıştım… Mahallede çok sayıda Kâhtalı vardı…
Onlar babamı ve annemi iyi tanıyorlardı…
Babamın ve annemin yardım eli uzattığı kadınlar, erkekler geldiler… Babamın ve annemin yaptıkları güzellikleri anlattılar…
Babama ve anneme sevgi ve saygım daha da arttı…
Ben daha doğmadan babamın ve annemin yaptıklarını bu insanlardan öğrendim…

Beni de isim olarak tanıyorlardı…
Herkes kendi duruşuna göre beni birbirine tanımlıyordu…
İki üç ay içinde çok kişi tanıdım.
Anne tarafından akrabalarımla bu mahallede tanıştım…
Dayın Doğan ve Ünal ile o günlerde arkadaş olduk…

Canım kızım Özlem Gülistan.
İki aylık bakkalken, yedi yıl sorunlu süren, iki çocuğum hatırına devam ettirdiğim evliliğimi bitirmek zorunda kaldım… Ayrıldık…
3 ve 5 yaşında iki çocuğuma hem anne hem baba oldum…
Günde 17–18 saat bakkallık, iki canım çocuğumun bakımı yetmezmiş gibi Kenan Evren’in siyasi polisleri başıma bela oldu…
Kenan Evren’in siyasi polisleri, bakkal dükkânını iflas ettirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptı.
Bir tek örnek vereyim: Ayda en az bir sefer beni emniyete götürürlerdi… İfademi almazlardı… Emniyet giriş defterine kaydımı yapmazlardı…
Beni bakkaldan gelir götürür, emniyetin altındaki tabutluklara atarlardı…
Keyifleri ne zaman isterse beni tabutluktan alır, emniyetin bahçesinin dışına bırakırlardı…
Tabutluk günleri üç, dört bazen de beş gün sürerdi…
İtirazlarım, isyanlarım para etmezdi…
O günlerde kimi kime şikâyet edecektim…
Mersin’de yalnızdım…
Polisler beni götürdüklerinde çocuklarıma komşular bakarlardı…
Ablaların, annesiz ve babasız kalırlardı… Daha çok küçüktüler…

Canım kızım Özlem Gülistan.
Bir daha evlenmem diyordum…
Polislerin bu baskısı beni vazgeçirdi…
Çocuklarıma bakacak bir kadına ihtiyacım vardı…
Doğan ve Ünal dayınlarınla bakkalda otururken bu konuyu açtım:
— Siz bu mahallenin çocuklarısınız… Beni tanıdınız… Polisin yaptıklarına tanıksınız… Çocuklarım ortada perişan oluyor… Çocuklarıma kendi evlatları gibi bakacak, bir kadına ihtiyacım var… Ne isterse alırım. Kraliçeler gibi yaşatırım… Kendim için evlenmek istemiyorum… Boyu, yaşı, kilosu, rengi, dini, dili hiç önemli değil… Tek bir özellik arıyorum; vicdanlı olsun yeter… Çocuklarıma üvey anne gibi değil, öz çocukları gibi davranacak bir kadın lazım… Çocuklarıma bir fiske vurmayacak… Hata yaparlarsa bana söyleyecek, ben çocuklarımla konuşarak bir daha o hatayı yaptırmam… Vicdanlı, yüreğinde sevgi ve hoşgörü olan biri olsun… Benden ne isterse istesin… 
Dayınların bir araştıralım, dediler…
Birkaç gün sonra aynı konuda sohbet ettik.
— Evde ablamız var. Bir ona kefil olabiliriz… Annemiz, babamız bu evliliğe izin verirler mi bilmiyoruz… Biz aracı da olmak istemiyoruz, dediler…

Canım kızım Özlem Gülistan.
Bakkal dükkânının sahibi berber Ahmet Aksoy’du.
Birbirimizi sever sayardık…
Ahmet Aksoy’un eşi Kamer hanıma, Kamer abla derdim…

Kamer Ablaya evlenmeye karar verdiğimi söyledim…
Polisin yaptıklarını bildiğini, çocuklarıma kendisinin kaç kez baktığını hatırlattım…
Kendim için değil çocuklarım için evleneceğimi ona da söyledim…
Dayınlara söylediklerimi Kamer Ablaya tekrarladım: Boyu, yaşı, kilosu, rengi, dini, dili hiç önemli değil… Tek bir özellik arıyorum; vicdanlı olması yeter…

Kamer Ablaya sordum:
— Doğan ve Ünal’ın bir ablası varmış… Ben görmedim. Tanımıyorum. Çocuklarıma bakacağına inanıyorsan, ablamsın git bana iste… Veriyorlarsa konuşalım, anlaşalım, evlenelim…
Kamer Abla:
— Yıllardır komşuyuz. Ben tanırım. İyidir… Çocuklarına da iyi bakar. Annesi verir mi onu bilemem…
— Ablamsın git ikna et, dedim…

Canım kızım Özlem Gülistan.
Kamer Abla, gitti... Nenenle konuştu.
Nenen Kamer ablaya akıl vermiş:
— Kızımı bakkala vermem. İki çocuğu var. Gitsin çocuklarının annesini getirsin… Çocuklara yazık değil mi üvey anne eline verecek… Onlara en iyi anneleri bakar…
Ben gidip nenenle konuştum… Aynı aklı bana da verdi…
Dedim ki:
— Onun kardeşleri İstanbul’dalar… Yıllardır onun derdi İstanbul’a gitmekti… Ben İstanbul’a yerleşmediğim için evde huzur bırakmadı… Ben iki canım çocuğum için yıllardır cehennem hayatı yaşıyorum… Son günlerdeki çekilmez tavırlarından dolayı sevdiği İstanbul’a, kardeşlerinin yanına gönderdim… Benim polis baskısında olduğumu biliyor… Polisin beni götürdüğünü, çocuklarımızın ortada kaldığını biliyor… Bir anne üç ve beş yaşındaki iki kızına acımaz mı? İstanbul aşkını bıraksaydı… “Seninle yaşamak istemiyorum, bana ayrı ev tut,” deseydi… “Masrafımızı karşıla, iki çocuğumu üvey anne eline bırakmak istemiyorum,” deseydi. Ben seve seve kabul ederdim… Onlara ev tutardım. Her masraflarını karşılardım… Ben kendime bir göz ev tutar, içinde yaşardım… Sen kızını verseydin de evlenmezdim… Bir daha evlenmeyi kafamın ucundan geçirmezdim…
Nenen bildiğini okudu:
— Sen git, eski eşini getir…
İkna edemedik…
Aylar geçti…

Canım kızım Özlem Gülistan.
Adıyaman’ da üç deli raporu olduğu bilinen, hepimizin tanıdığı Kâhtalı bir genç gözaltına alınmış…
Polis ellerindeki raporlara göre, Kâhtalı seksen dokuz gencin adını bir kâğıda yazmış… Bu seksen dokuz gencin adlarının karşısına, ellerindeki raporlara bakarak suçlama eklemişler…
Benim adımın karşısına “toplumların yapısı hakkında bize seminer verdi” yazmışlar…
Üç deli raporu olduğu bilinen, hepimizin tanıdığı Kâhtalı gence, ifade diye bu kâğıtları imzalatmışlar…
Suçlananlar arasında Kâhtalı gencin birkaç çok yakın akrabası da vardı…
Üç deli raporlu genci bırakmışlar…
İmzalattıkları ifadeyi işleme koymamışlar…
Arananlar klasörüne koyup kaldırmışlar…

Canım kızım Özlem Gülistan.
Aradan tam dört ay geçmiş…
Adıyaman sıkıyönetim komutanlığı subaylarından biri masasında oturuyormuş…
İşi gücü yokmuş… Canı sıkılıyormuş… Karşısındaki raflara bakarken “ARANANLAR” klasörü gözüne çarpmış…
Oyalanmak için dosyalara bakarken, deliye imzalatılan seksen dokuz kişilik listeyi görmüş…
Hemen ifadeyi alan polisleri çağırtmış ve bağırmış:
— Bu 89 kişiyi niye gözaltına almadınız?
İfadeyi alan polisler, sıkıyönetim subayına; “biz o isimleri bir gün lazım olur diye yakaladığımız deliye imzalattık” diyemezlerdi ve dememişler…
İçlerinden uyanık biri durumu kurtarmak için hemen bir cevap uydurmuş:
— Gözaltına alacaktık… Adıyaman bölgesinde o kadar çok adam gözaltına aldık ki daha bunlara sıra gelmedi…
Kendine yeni iş bulmaya meraklı subay, emir vermiş:
— Hepsini toplamaya başlayın. Beni bilgilendirin…
Üç raporlu delinin hayali örgütünün militanlarını toplamaya başlarlar…

Canım kızım Özlem Gülistan.
Mersin’de hava iyice kararmıştı… İşten gelenler akşam yemeği için ekmek, yoğurt gibi ihtiyaçlarını almaya gelmişlerdi… Dükkân müşteri ile doluydu…
İçerdeki müşteriler ihtiyaçlarını alıp çıkıyorlardı… 
Dışardan müşteri gelmiyordu… Akşam yoğunluğu bir saat sürerdi.
İçeride son iki üç müşteri kalmışken, dükkânın kapısında siyasi şubeden Laz Kemal’i gördüm.
Beni yine emniyetin altındaki tabutluklara götüreceklerini sandım…
Son müşteri çıkınca, Laz Kemal ve arkadaşları dükkâna daldılar…

Laz Kemal:
— Seni Adıyaman Sıkıyönetim Komutanlığı istiyor… Adıyaman’ı özlemişsin… Seni memleketine göndereceğiz… Bizim tabutluklar seni özleyecek…

Sevgili kızım Özlem Gülistan.
Bütün bunları sana, hayatımın bu kısmını benden öğrenesin diye anlatıyorum…
İki ablan o zaman çok küçüklerdi… Dükkânda, akşam yemeklerini masalarına koymuştum… Yemeklerini yemeye çalışıyorlardı…
Laz Kemal’e ve diğer polislere şunları söyledim:
— Beni alabilirsiniz… Gelirim… Yanımda şurada kendi başlarına akşam yemeklerini yiyen çocuklarımı da almak zorundayım… Mersin’de iki çocuğumla birlikte yaşıyorum… Siz de biliyorsunuz… Onları bırakacak kimsem yok…
Sinirlendiler:
— Çocuklarını yine komşularına bırak… Çocuklarını yanına alamazsın…
Ben de sinirlendim:
— Bu gidiş sizin beni keyfi götürdüğünüz tabutluk yolculuğu değil… Uzun sürebilir… Çocuklarımı yanımda getireceğim… Hiçbir güç beni çocuklarımdan ayıramaz…
Dükkândaki tartışma şiddetlendi…
Dükkânın dışına çıktık… Seslerimiz yükseldi…
Sokaklar tutulmuştu… Caddeye kimseyi bırakmıyorlardı… Uzaktan penceresinden, balkonlarından tartışmayı izleyenler vardı…

Sevgili kızım Özlem Gülistan.
Dükkân sahibi Ahmet Aksoy üstümüzde, evinin balkonundan bizi dinliyormuş.
Sesi geldi:
— Mahmut, biz çocuklarına bakarız… Sen çocuklarını merak etme…
Ahmet Ağabeye cevap verdim:
— Bu gidiş uzun sürebilir… Sıkıyönetimdir… Kenan Evren’in adamlarında vicdan yoktur…
Polisler daha çok sinirlendiler:
— Bize hakaret etmeye başladın… Çocukları alamayız. Seni yalnız götüreceğiz… Direnirsen zorla arabaya atarız…

Dükkân sahibi yanımıza geldi…
İki kızımın ellerinden tuttu. Götürecekti… Durdurdum…
Kâhta’da babamın evinin telefonunu verdim…
— Babamları ara… Durumu anlat… Hemen gelsinler… Kâhta’dan Mersin’e 23.00’te kalkan otobüs var. Binsinler, sabah burada olurlar…
Ahmet Aksoy, iki kızımı götürdü…
Kasadaki paraları üzerime aldım… Dükkânın kepenklerini kapattım.
Ben de polislerin arabasına bindim…

Sevgili kızım Özlem Gülistan.
Bir gece Mersin emniyetinin tabutluklarında yatırdılar…
Bir gün sonra Adıyaman’dan gelen polislere teslim ettiler…
Adıyaman’da Pirin Palas denen işkence haneye çevrilen YİBO’ya götürdüler…
Kâhtalı gençleri toplamaya başlamışlardı…
Üç raporu olan delinin yüzünden, yirmi gün işkence gördüm…
Küçük kızım Berican ablan, her gece rüyama giriyordu…
Rüyamda, Demirtaş dolmuşlarından Ali Rıza isimli şoför, dolmuşu ile kendisine çarpıyordu… Ben yataktan fırlıyordum… 
20 gece aynı rüyayı gördüm…
İki kızımın yalnız kalışları, gördüğüm işkenceden daha ağır geliyordu…

Sevgili kızım Özlem Gülistan.
Yirminci gün, Pazar günüydü…
Beni mahkemeye çıkarmaya gerek görmeden bıraktılar…
Adıyaman’dan Kâhta’ya gittim…
Annem evde yalnızdı…
Çocukları sordum:
— Çocuklar dayanmadı… Baban Mersin’e götürdü… Karındaşın, dükkân sahibin telefon edince Mersin’e gitti… Çocukları otobüsle gönderdi… Baban gidip garajdan aldı… Kendisi dükkânı çalıştırıyor…
Karındaşın dükkânı çalıştırıyor deyince, yüreğim çızzz, etti:
— Polislerin beceremediği iflasımı karındaşım becermiştir, dedim kendi kendime…
Anahtar bendeydi… Kilidi kırmış olmalıydı…
Üzerimdeki tüm parayı çıkardım… Bilet parasını ve biraz harçlık aldım… Kalan paranın hepsini anneme verdim…

Sevgili kızım Özlem Gülistan.
Akşam 23.00 otobüsüyle Mersin’e döndüm…
Dükkâna gittiğimde korktuğum başıma gelmişti…
Pazartesi sabahıydı… Dükkân kapalıydı… Karındaşım dükkânda, depoda divanda uyuyordu… Uyandırdım.
Demirtaş’ta bakkallar Pazar günleri ayda bir nöbet tutarlardı…
Pazar günü yani bir gün önce nöbet sırası bizimdi…
Karındaşıma yirmi gün yaptığı alışverişin parası sordum. Aldığım cevap yüreğimin boşuna çızzz etmediğini ispatlıyordu:
— Hiç para yok. Biraz daha geç gelseydin, nöbette toplanan parayı da bulamazdın…
Sinirlendim… Dükkânda kovdum…
Dükkânda satılmayan mallar kalmıştı.
Boş sayılırdı… İflasım görünüyordu…

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ

23 Ağustos 2013 / Cuma / Saat 21. 15