GÖRÜŞ KABİNİ YAS EVİ

GÖRÜŞ KABİNİ YAS EVİ

22 Ağustos 2013.
Günlerden Perşembe…
Bu gün bizim koğuşun görüş günüdür…
Görüş saat 14.00’te başlıyor…

Saat 13.35’te dış taraftan demir kapıya vuruldu…
Gardiyanın, demir kapıya dış taraftan vurmasının anlamı bellidir: “Kapının mazgal deliğine birisi gelsin, kulağını versin, size söyleyeceklerim var,” demektir…
Koğuştan biri demir kapıya koştu. Kulağını mazgal deliğine verdi.

Gardiyan, kulağını mazgal deliğine veren kişiye, ziyaretçisi gelen dört kişinin adını tek tek söyledi.
Kulağı mazgal deliğinde olan kişi, söylenen her ismi yüksek sesle koğuşa duyurdu…
Dört isim okunduktan sonra, gardiyanın son sözü tekrarlandı:
— Hazırlanın!

Ziyaretçisinin geleceğini bilenler, ziyaretçisinin geleceğini tahmin edenler zaten hazırdı…
Dört kişi kapıya koşup beklediler…
Birkaç dakika geçmeden demir kapı açıldı.
Gardiyanın sesini duyduk:
—Görüşçüler!
Kapının yanında bekleyen dört kişi sevinçle kapıdan çıktılar…
Demir kapı kapandı…

Aradan belli bir süre geçtikten sonra, dış taraftan demir kapıya tekrar vuruldu.
Görüş günleri, görüşçüsü gelenlerin isimlerini gür sesiyle koğuşa duyuran Antepli Hakan Kök görev yerinde, mazgal deliğinin önünde bekliyordu.
Mazgal deliğinden söylenen altı ismi yüksek sesle koğuşa duyurdu.
— Bu altı kişi hazırlansın! Diye ekledi.

Çok geçmeden demir kapı açıldı.
Daha önce görüşe giden dört kişi koğuşa girdi…
Hazır bekleyen altı kişi koğuştan çıktı…

Ben hazır bekliyordum.
Benim ziyaretçilerim ilk iki görüşe çıkacak sırayı alamamışlardı…
Yıkanması için göndereceğim çamaşırları poşete koymuş, içine koyacağım kâğıda adımı, soyadımı ve koğuşumun adını yazmıştım. Büyük harflerle KABİN yazmış, iki nokta üst üste koymuştum.
Görüşeceğimiz kabinin numarasını yazmamıştım…
Kabin numarasını, adım okununca söyleyeceklerdi. Kaçıncı kabinde görüşeceksem, kâğıda o numarayı yazacaktım.
Demir kapıya yakın masada oturuyordum…
Çamaşır poşetim yanımda, ismim yazılı kâğıt masamda bekliyordu…
Maraton koşusuna başlamaya hazır sporcular gibi hazır bekliyorduk…

Üçüncü grupta görüşe gidecekler, Hakan Kök tarafından koğuşa duyurulmaya başlandı.
Heyecanla dinliyordum. Üç kişinin adını söyledi.
Dördüncü kişi bendim:
— Mahmut Cantekin! Dördüncü Kabin!

Canlarım gelmişti.
Önümdeki kâğıda, kabinin karşısına 4 yazdım. Poşette okunması kolay yere yerleştirdim…
Benden çamaşır poşetimi alacak gardiyan, numaraya bakarak görüşçülerime verecekti…
Kapının yanında ayakta beklemeye başladım.
Demir kapı açıldı.
Hakan Kök, bağırdı:
— Görüşçüler!

Elimizde, cezaevine ilk geldiğimiz gün çekilen resimlerimizin yapıştırıldığı, adımızın ve soyadımızın yazılı olduğu kimliklerle kapıdan tek tek çıktık…
Bir görevli görüşçü listesi ile kimliklerimizi karşılaştırdı…
Bir görevli de önce üstümüzü aradı. Sonra çamaşır poşetlerimizi kontrol etti.
Kontrolden geçenler, aşağı doğru inen merdivenlerin sol tarafında tek sıra oluyordu…
Kontroller bitince elinde liste olan genç gardiyan ilk komutunu verdi:
— Yürüyün!

Merdivenlerden indik.
Uzun koridorun başındaki gardiyan masasının yanına gelince durdurulduk…
Detektörle arandıktan sonra koridorun solunda tek sıra olmaya başladık…
Bizim koğuştan gelenlerin aranması bitti.
Başka koğuştan getirilenler sırada bekliyordu…
Onlar da arandıktan sonra bizim koğuştakilerin arkasında tek sıra oldular…
Bizim koğuştakilerle, öteki koğuştan getirilenlerden birbirini tanıyanlar, başları ve gözleriyle selamlaştılar…
Buradaki arama bitince, elinde liste olan genç gardiyan ikinci komutunu verdi:
— Yürüyün!

Uzun koridorun sol tarafından tek sıra yürüyerek, görüş kabinleri koridoru kapısına geldik…
Elimdeki çamaşır poşetini ve çamaşırların sayısının yazılı olduğu dilekçeyi, orada görevli gardiyanlardan birine teslim ettim… Aldı, götürdü… 4. kabinde bekleyen ziyaretçilerime çamaşırlarımı teslim edecekti.
Dilekçeyi de çamaşırları sistemden düşecek görevliye verecekti…

Kabinlerinin yan yana sıralandığı koridora girdim…
4. Kabine girince sevgili eşim ile canım kızım beni bekliyorlardı.
Beni görür görmez ağlamaya başladılar… 
Bu bela başıma geldiğinden beri gözlerimin vanaları bozuk…
Ben de ağlamaya başladım…
Karşılıklı bir süre ağlaştık…

Avizeyi elime alıp kulağıma götürdüm. Ses yoktu.
Bütün görüşçüler kabinlerine geçtikten sonra konuşma başlatılıyor…
Kabindekiler aynı anda konuşmaya başlarlar.
Süre bitince avizeler devre dışı kalır… Konuşmalar birden kesilir…

Canım kızım da avizeyi alıp kulağına götürdü.
“Baba” dediğini dudak hareketinden okudum.
Konuşmanın başlatılmasını beklerken gözyaşlarını siliyordu…
Çok geçmeden avizeler açıldı…
Her kabinden sesler yükselmeye başladı…

Birbirimize ilk sözümüz:
— Baba ağlama!
— Kızım ağlama! Oldu…

Kızımı dinlemeye başladım:
— Baba, kardeşim izin alamadığı için gelemedi. Dayım, yengem, anneannem dışarıda, arabanın yanında bekliyorlar… Sen, görüşüme gelebilirler diye dilekçe vermediğin için içeri almadılar…

Ben, kayınbabamların ziyaretime gelmesini istemiyordum. Onlar gelince görüş kabini yas evine dönecek… Benim saçları kesilmiş, zayıflamış halimi görecekler… Onlar ağlayacak… Ben ağlayacağım… Çok sevdiğim bu güzel insanların gözyaşlarını görmek istemiyordum… Onun için dilekçe vermedim…

Kızım konuşmaya devam etti:
— Nasılsın baba?
— İyiyim kızım, merak etme… Sen nasılsın?
— Ben de iyiyim baba.
— Torunlarım nasıllar?
— İyiler baba. Dedemiz ne zaman gelecek diye sorup duruyorlar…
— Eşin nasıl kızım?
— İyidir baba. İşyeri Ankara’ya göndermişti. Hala gelmedi… Baba, biliyorsun mahkeme 3 Eylül’de. Dün avukatla görüştüm… Hiç merak etmesin. İlk mahkemede, 3 Eylül’de tahliye olur… Sakin olsun. Uğradığı haksızlığa isyan halinde… Sinirlerine hâkim olsun, yeter… Avizeyi anneme veriyorum…

Telefonun avizesini annesine verdi. Gözlerinden yine yaşlar akmaya başladı… Görmemem için sırtını bana döndü… Elindeki mendille gözyaşlarını siliyordu…
Ben, kendimi zor tutuyordum.

Eşim elinde avize benim konuşmamı bekliyordu:
— Hanım nasılsın?
— Biz iyiyiz. Bizi merak etme… Annem, babam, kardeşlerim her gece bizdeler. Bir gün bile bizi yalnız bırakmadılar…
— Canım oğlum nasıl? Üniversiteyi bitirip işçi olarak çalışmak zordur… Dayanabiliyor mu?
— Mehmet çok iyi… Aslanlar gibi çalışıyor. İşyeri izin vermediği için gelemedi. Seni çok seviyor. Selamlarını getirdim… Sen hala yerde mi yatıyorsun?
— Evet. Yer yatağında yatıyorum. Boş ranza yok. Yer yatağında yatanlar yirmi kişiden fazlayız…
— Yemekler nasıl?
— Yemekler güzel. Yemeklerle bir sıkıntım yok…
— Meyve yiyebiliyor musun?
— Meyve, sebze, yeşillik veriyorlar… Sen merak etme…
— Sen kantinden canın ne isterse al… Biz yine para yatıracağız…
— Sağ ol canım. Benim sana kötü bir haberim var… Bu güne kadar direndim… Artık buranın havasına, düşürüldüğüm duruma dayanamadım. Sigaraya başladım… Ama fazla içmiyorum… Sigara için de hesabıma para yatırın…
— Hesabında para var, biliyorsun. Buradan çıkınca hesabına yine para yatıracağım. Sigara parası da yatırırım… Sen merak etme…
— Sağ ol canım… Kredi kartları, faturalar, site aidatı ödendi mi?
— Hepsini yatırdık. Sen bizi, dışarıdaki işleri merak etme… Buradan sağlıklı çıkmaya bak. Önemli olan senin sağlığın…
— Teşekkürler, siz de sağlığınıza dikkat edin…

Kızım annesinden avizeyi aldı:
— Baba, dosyanı tanıdığım üç dört avukata gösterdim… Hepsi inceledi. Bu dosyadan bir şey çıkmaz, dediler. Tanık yok. Delil yok. Üç davası olan bir esrarcının kuru beyanı ile bir şey olmaz, dediler. İlk mahkemede yargıç tahliye eder. Adli tatil olmasaydı, bu kadar da yatmazdı, dediler… Kâhta’dan kardeşim dediğin dostun geldi… Bize moral verdi. Bir ihtiyacımız olup olmadığını sordu… Biz, hiçbir ihtiyacımız yok, dedik. Teşekkür ettik. Gitti. Mahkeme günü burada olacak. Mahkemeye gelecek… “Her zaman sizin ve dostumun yanındayım. Kendini yalnız his etmesin,” dedi…
— Sağ olsun… Dost dediğin dar günde belli olur. Allah razı olsun…
— 3 Eylül sabahı seni mahkemeye getirecekler… Hepimiz mahkemede, senin yanında olacağız…
— Sağ olun kızım. Desteğinizle bu sıkıntılı günleri de atlatırım…

Eşim telefonu kızımdan istedi. Kızım telefonu annesine verdi…
Eşim:
— Şinasi Kâhta’dan aradı. “Düğüne bekledik. Gelecektiniz. Hasta mı var,” diye sordu. Tutuklu olduğunu söyledim. Hazırlık yapmıştık. Gelecektik. Bu kaza başımıza gelince, gelemedik, dedim.
— Gerçeği söylemişsin hanım. Gidecektik. Kaza kurbanı, olduk…
— Belçika’daki akrabaların aradı. Şinasi’den tutuklandığını öğrenmişler… “Kâhta’da düğünde buluşacaktık… Anlaşmıştık… Kısmet olmadı,” dedi… “Geçmiş olsun,” dediler. Selam söylememizi rica ettiler…
— Sağ olsunlar… Anlaşmıştık. Kâhta’da buluşup onları ağırlayacaktım… Mahcup düştüm. Kusura bakmasınlar… Onları çok sevdiğimi bilirler…
— Mahkeme için beyaz gömleğini, sevdiğin takımı elbiseni ve kravatını haftaya getireceğim… Sana iç çamaşır, iki el yüz havlusu, bir banyo havlusu, bir de kapri şort getirdim. Teslim ettim.
— Keşke iki şort daha getirseydin…
— Yarın getiririm… Birkaç tane daha getirdim. Şortlar diz üstü diye almadılar… İki diz altı şort hakkınız varmış… Fazla almıyorlar…
— Canın sağ olsun hanım…

Kızım tekrar telefonu aldı. Mahkeme gününe kadar sabırlı olmamı, sakin olmamı rica etti…
Ekledi:
— Canın kantinden ne isterse al. Parayı sorun etme. Bizi merak etme. 3 Eylül’de seni gelir buradan alırız. Evine götürürüz… Adalete güveniyoruz…

Hanım avizeyi kulağına götürdü:
— Kızımız olmasaydı ben perişan olurdum. Her işimize koşuyor, hallediyor… Sen bizi merak etme. Kendine iyi bak yeter… Kantinden istediğini al…

Telefonu kızım, annesinden aldı, konuştuk…
Hanım telefonu kızından aldı, konuştuk…
Ağladık, konuştuk…
Konuştuk, ağladık…
Kabin yas evine dönmüştü…
Ölüyü yeni gömmüş haldeydik…
Ben, eşim ve çocuklarım, bu haksız tutuklanmayı kabullenemiyorduk… Zorumuza gidiyordu…
Konuşma süresi doldu…
Konuşmayı kestiler…
Gözyaşları içinde ayrıldık…
Ayrılırken bir elimizle gözyaşlarımızı siliyorduk, diğer ellerimizi birbirimize sallıyorduk…
Gardiyanlar kabinleri boşalttılar…
Bizim yerimize başkaları gelecekti…


CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ

NOT: Bu yazıya 22 Ağustos 2013 Perşembe günü saat 23.00’te başladım… 23 Ağustos 2013 Cuma günü saat 01. 15’te bitirdim…
Gözyaşlarımın damladığı CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ yazılarında birini daha noktaladım…