BENİ DE GÖTÜR TREN

BENİ DE GÖTÜR TREN



Kara tren…
Yük treni…
Yolcu treni…
Hızlı tren…

Koğuşta yer yatağındayım… Sağa sola dönüyorum… Uyku bana küsmüş… Adeta kıvranıyorum…
Uykusuz bir gece daha sabaha vardı…
Hükümlü ve tutuklulardan, ranzası olanlar ranzalarında, ranza bulamayanlar yer yatağında uzanmış uyuyorlar…

İlk defa bir tren sesi duyuyorum…
Hemen cezaevinin bitişiğinden geçiyor…
Sabahın sessizliğinde tren sesi net geliyor…
Mersin’de yaşıyorum ama cezaevine ve cezaevinin bulunduğu bu mahalleye hiç gelmemiştim…
Tesadüfen bile bu tarafa yolum düşmemişti…

Bir polis aracının bagajında buraya getirildim… 
Ağustos sıcağında klimasız ve havasız yere bilinçli olarak konmuştum… Üç kişilik koltuğa bir polis tek başına kurulmuştu…
Ön tarafta iki polis vardı…

Onlar oruçlu, ben oruç tutmamıştım… Onlar iftarda ve sahurda iki defa yemek yemişlerdi…
Bana, yirmi dört saatte bir bardak su bile vermediler…
Onlar cennetlikti…
Onların gözünde ben, bir cehennemliktim…

Yağan yağmurun altında saatlerce dursam, elbiselerim bu kadar ıslanmazdı…
Ter elbiselerimden damlıyordu…
Kelepçeleri o kadar sıkıyorlardı ki, kollarım kıpkırmızı olmuştu…
Herhalde kelepçeleri ne kadar sıkarlarsa, o kadar sevap kazanacaklardı…

Karakol nezaretinin duvar ilan tahtasına “nezarete alınanların ailelerine haber verilir” yazısını asmalarına rağmen, aileme ve avukatıma haber verilmedi…
Karakol teftişlerinde görülsün diye herhalde asmışlardı…
Nezaretin kapısını yumruklarımla davula çevirdim.
Aileme ısrarla haber verilmesini, duvarda ilan tahtasında kendi elleriyle astıkları kâğıtta yazılı kanuni hakkımı kullanmak istediğimi söyledim…
Duvarlar duydu… Beni arkasına attıkları demir parmaklıklar duydu… İlan tahtasındaki yazılı kanun duydu… Görevli beyler beni duymuyorlardı…

Bir gün sonra akşamüstü beni buraya bıraktılar…
Burası cezaevi dediler…
Cezaevinin dışını dahi görmedim…
Beni gardiyanlara teslim ettiler…

Yer yatağında, giden trenin sesini duyuyorum…
Tren sesi bana özgürlüğümü çağrıştırıyor…
Uçsuz bucaksız ovalarda, trenin penceresinden ülkemin coğrafyasını izlemiştim…
Trenle uzun yolculuklarımda köyler, beldeler, şehirler görmüştüm…
Bağlar, dağlar, bahçeler görmüş, doğaya hayran kalmıştım…

Trenin penceresinden uzayıp giden yolları izlemiştim…
O uzun yollarda trafiğin akışını izlerken hayaller kurmuştum…
Bu yollarda giden araçlar, insanları sılasına götürür…
Sevgilileri birbirine kavuşturur…
Ekmek parası için insanları yuvasından, sılasından uzaklaştırır…

Ülkemin insanlarını düşünmüştüm…
Onların yolculuklarının nedenlerini bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirmiştim…
Uzun yolların ayrılığa ve kavuşmaya sebep olduklarını yeniden kavramıştım…
Kucaklaşıp birleşenleri düşününce sevinmiştim…
Kucaklaşıp vedalaşanları düşününce üzülmüştüm…
Üstünde trenimizin gittiği raylar, pencereden seyrettiğim karayollarının yaptığı işi yapıyordu…
Deniz yolları aynı işi yapıyordu… Hava yolları aynı işi yapıyordu…

Sesini duyduğum tren kara tren misin?
Yük treni mi?
Yolcu treni mi?
Benim için fark etmez… Al götür beni… Kurtar bu dört duvar arasından…

Suçsuz ve günahsız burada yatmak zoruma gidiyor…
Yer yatağında hamam böcekleri ile aynı yastığı ve aynı döşeği paylaşmak yüreğime dokunuyor…
Uykusuzluk, dumanlı hava, çift camlar arkasında sevdiklerimle görüşmek zoruma gidiyor…
Eşimin, oğlumun, kızımın görüş kuyruğunda saatlerce beklemesi zoruma gidiyor…
Altı kişilik masada dışarıda selam bile vermeyeceğim çoğu kişi ile karavana yemeğine kaşık sallıyorum… Ben benden utanıyorum…
Ne yediğimi biliyorum… Ne de bir tat alıyorum…

Ben burada hüzün deryasındayım…
Seviyesizliğin dayanılmaz ağırlığı yüreğimi lime lime etti…
Sesine kurban olduğum tren, al götür beni buradan…
Kurtar bu dört duvar arasından…
Sesini işittiğim tren, beni buradan uzaklaştırmayacaksan, al beni ser raylarının üstüne… Üzerimden geç…
Senin ağırlığın buranın havasından çok hafiftir…
Ya götür beni, ya da bu bedeni ez…
Benim gözümde sen mübareksin…
Lanetliktir burada birçok kerkenez…

 

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ

13 Ağustos 2013 /Salı / Sabahın körü


Son Güncelleme (Pazar, 22 Eylül 2013 18:21)