UYKUYA HASRETİM BABA

UYKUYA HASRETİM BABA


Tutuklular ve hükümlüler birçok şeye özlem duyarlar…
Evliler ailelerine, çocukları olanlar çocuklarına özlem duyarlar…
Annesi, babası olanlar, annelerine, babalarına, kardeşlerine özlem duyarlar…
Bekârlar nişanlılarına, sevgililerine özlem duyarlar…
Sokaklarda ve caddelerde özgürce dolaşmayı özleyenler vardır…
Köylerinde, kasabalarında bir ağaç gölgesinde uzanmayı özleyenler, hayal edenler vardır…
Özlem duyulan şeyler saymakla bitmez…

Baba ben, resmi elbiseli, önyargılı, oruç açlığının kafalarına vurduğu, bazı işgüzar görevlilerinin kaza kurbanı bir tutukluyum…
3 Eylül’de ilk mahkemem var…
Adalete güveniyorum… Mahkeme yargıcının bu tutukluluk halimi kaldıracağına inanıyorum…
Özgürlüğüme kavuşacağıma büyük umudum var…
Mahkemeye şafak sayıyorum…

Torunlarımın özlemiyle yanıp tutuşuyorum… Onlara sarılmak, onları doya doya öpmek istiyorum…
Sabah uyanan sevgili eşime, canım oğluma “günaydın” demeyi özledim…
Onların varlığını yanımda his etmek, onlarla aynı sofraya oturmak istiyorum…
Kitaplığımdaki altı bin kitabın mürekkep kokusunu solumak istiyorum…
Bilgisayarımda dostlarımla konuşmak, yazışmak istiyorum…
Evimde, ailem ile birlikte yaşamak istiyorum…

Bu dört duvar arasında, aileme yük oldum… Onların yükünü yüklenmek istiyorum…
Ailemle Toros Dağlarına çıkıp Mersin’i, Akdeniz’i, mis gibi çam kokuları içinde seyretmek istiyorum…
Özgürce gezmek, özgürlüğün havasını solumak istiyorum…

Baba ben, özlem duyduklarımı saymaya kalksam, onlarca sayfa tutar…
Buraya geldiğim günden beri en çok uykuya hasretim…
Günlerdir bu koğuşta uyku bana haram oldu…

Ranza yetersizliğinden dolayı hala yerde yatıyorum…
Sokak çocuğu gibiyim…
Ayakların dibindeyim…
Yatağım bir emme basma tulumba gibi sabaha kadar iner, kalkar…
Yatağıma basıp geçene, basma diyemiyorum… Çünkü ranzasına gidip gelmesi için başka yol kalmamış…
Yataklar birbirine bitiştirilerek seriliyor…

Yakında, yatakhanede yatak serilecek yer kalmayacak… Yataklar, yemekhaneye serilecek…
Koğuşa getirilen çok… Tahliye yok denecek kadar az…

Saat 24 olunca, koğuş başkan yardımcısının dört gözle beklediğim sesi duyulur:
— Yerde yatanlar yatakhaneye, yataklarının başına geçsin!
İki sıra halinde üst üste atılmış boyumuzu aşan yatakların başına toplanıyoruz…
Bazı uyanıklar en temiz, en kalın yatağı üst üste atılmış yatakları devirerek içinden çıkarmaya çalışırlar…
En uyanıklardan birisi de polis emeklisidir.

Her yatak serilişinde aynı cümleyi kullanırlar:
— Bu benim yatağım…
Ben, en ince ve en kirli yatakta yatıyorum…
Bu güne dek aldığım yatağa, bu benim yatağım diyen çıkmadı…
En eski ve en ince yatağı niye sahiplensin uyanıklar…
Hiç kimse ile yatak için tartışmak istemiyorum…
Tartışanları izlemekle yetiniyorum…
Benim derdimin ağırlığı bana yetiyor ve artıyor…

Bilmeyenler, “bu benim yatağım” diyenlerin, dışarıdan ya da kantinden kendi parası ile o yatağı aldığını, sanır…
Bütün yatakları cezaevi idaresi verir…
Yemekleri cezaevi idaresi verir. 

Ceza alırsan, kaç gün içeride kalmışsan, her gün için yaptığın masraf olarak senden para talep ederler…
Para veremeyenler için cezaları kadar yattıktan sonra yedikleri yemek ve yatak ücreti hesaplanır…
Ücretin karşılığı kadar gün yatırırlar…

Bir hükümlü cezasını bitirmek üzereydi… 3000 TL borç çıkarmışlardı…
3000 TL borç karşılığında beş ay daha yatacaktı…
Hesabı şöyle yapıyordu: Beş ay, yüz elli gün eder. Günü yirmi TL’den yüz elli gün üç bin TL eder…

Uyanıklardan bahsetmişken bazı yaptıklarını yazayım:
Tuvalet ve banyo kuyruğunda, “sıra benimdi” diye öne geçmeye çalışırlar…
Yemeklerin fazlası dağıtılacağı zaman, herkesten önce karavanın başına giderler…
Bir çay fazla içmek için dağıtılan çayı herkesten önce içerler… Çay dağıtan meydancının yanına koşarlar… Sen bir çay içmişken, onlar ikinci ve üçüncü çaylarını bitirirler…
Bahçeye çıkarken, çamaşırlarını yıkamış olanlarının önüne geçmeye çalışırlar… Çamaşır ipinde, güneşi en çok gören yeri kapmanın hesabını yaparlar…
Gündüzleri yatakhanede boş kalan üç dört yataklık yere yatak serip uyurlar… Uyanınca üzerinde uzanırlar… Ben bir yatak serip uykusuzluğumu giderecek yer bulamam… Gözlerimden uyku akar…
Uyanıklık diye yapılanlardan birkaçını yazdım…

Ranzası olan tutuklu ve hükümlüler gece de yatabilirler, gündüz de yatabilirler… Ranzası olanlardan bazıları gündüz de yatıyorlar, gece de yatıyorlar…
Hem de mışıl mışıl yatıyorlar…
Baba ben, gece uykusuna da hasretim… Gündüz uykusuna da hasretim…
Ben uykuya hasretim…
Plastik taburelerin üzerinde göz kapaklarıma direnç yapan uykuya direnmeye çalışıyorum…
Gündüzleri yer yatağını serip uyuyamıyorum…


Sabahattin Ali, “Aldırma Gönül Aldırma” şiirinin iki mısrasında şöyle der:

Mahpus yata yata biter,
Aldırma gönül aldırma…

Koğuştakilerin bazılarının, bu iki mısradan haberleri yoktur…
Mahpusluklarının günlerini yata yata bitirmeye çalışanlar var…
Sabahattin Ali, cezaevinde yattığı günlerde koğuşundaki bu tipleri görmüş, bu mısraları Türk edebiyatına kazandırmıştır…

Tekrar olacak ama bir daha yazayım:
Gece uykusuna da hasretim…
Gündüz uykusuna da hasretim…
Ben uykuya hasretim…
Bu satırları yazarken göz kapaklarım kapanıyor…
Yorgun gözlerimden uyku akıyor…
Ranzası olanlardan çoğu bu saatte mışıl mışıl yatıyorlar…
Kaleme sarılmışım, uykuyu deftere yazdıklarımla dağıtmaya çalışıyorum…
Üç Eylül’de özgürlüğüme kavuşursam, evimde bazamın üstüne koyduğum tertemiz yatağımda mis gibi kokan çarşafların üzerinde doya daya yatacağım…
Uykusuzluğun canına okuyacağım…

 

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ

11 ağustos 2013 / Pazar / saat: 10. 57

Son Güncelleme (Pazar, 22 Eylül 2013 18:24)