KOĞUŞLARDA HAVALANDIRMA YA DA BAHÇE

KOĞUŞLARDA HAVALANDIRMA YA DA BAHÇE

Mersin cezaevinde havalandırmaya çıkmanın adı bahçeye çıkmaktır…
Birinci katta olan koğuşların genellikle bahçesi vardır. 
Sabahın belli bir saatinde demir kapı açılır…
Akşamüstü belli bir saatte demir kapı kapanır…
Kapının açık olduğu saatlerde, isteyen istediği saatte bahçeye çıkar, koğuşa geri döner…
Bahçede isterse oturur, isterse volta atar… Kısıtlama yoktur…

Bizim koğuş cezaevinin üçüncü katında olduğu için bahçesi yoktur…
Bizim koğuş için birinci katta bir bahçe ayrılmış… Bizi oraya çıkarıyorlar…
Saat 13.30’da bahçeye çıkıyoruz… Saat 15.00’te koğuşta çay demlendiği için bu saatte koğuşa geri dönüyoruz… Genellikle eski mahkûmlar, “çay saati geldi, gidiyoruz” diyorlar… Bir iki itiraz da para etmiyor…
Birlikte geliyoruz… Birlikte gidiyoruz… Canı isteyen gider, canı isteyen kalır gibi bir durum yok…
Üçüncü kattan iki aramadan geçerek gardiyan eşliğinde gelip gidiyoruz…
Canı koğuşa dönmek isteyen her kişi ile gardiyan ayrı ayrı yukarı çıkıp inerse 20–30 sefer gidip gelmesi gerekir… Bu da olmayacak bir şeydir…

Cezaevlerinde bahçeye çıkmak temiz hava almaktır…
Bahçeye çıkmak, yüksek duvarların içinde de olsa gökyüzünü demir parmaksız seyretmektir…
Bahçeye çıkmak, kalabalık koğuşlarda bir süre gürültüden kurtulmaktır…
Bahçeye çıkmak, kendini dinlemek, dertlerinle baş başa kalmaktır…
Bahçeye çıkmak, bazı mahkûmlar için özgürlüğün ne kadar değerli bir şey olduğunu, kendi kendine itiraf etmesidir…
Hele iftira kurbanları için bahçeye çıkmak, özgürlüğünü elinden aldıranlara bedduadır…
Bahçeye çıkmak, özgürlüğe özlemini kat kat arttırır…
Bahçeye çıkmak, denizin maviliğini yüreğinde his etmektir…

Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül Aldırma” şiirinde dediği doğrudur:

Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü,
Deniz dibidir gökyüzü,
Aldırma gönül, aldırma…

Aldırmamak düşüncelerinden dolayı yatanlara mahsustur…
Adli suçlardan, iftira ile yatarsan aldırırsın, kahrolursun… İsyan edersin… Ne işim var burada diye hüzün deryasında kulaç atarsın…

Havalandırmaya çıktığımız bahçeyi anlatayım…
Bahçenin boyu yirmi adımda bitiyor… Eni on adımdır…
Gözlerinizin önüne dikdörtgen bir kuyu getirin… Üstü açık kuyudasınız…
Bir tarafınız pencereli, karşısı penceresiz yüksek duvarlar…
Duvarların üstü yuvarlak örülmüş tel örgülerle çevrilidir…

Pencerelerin bulunmadığı duvarlara iki üç metre aralıklarla çiviler çakılmış… Bu çivilerin arasına çamaşır ipleri gerilmiş…
Bahçeye çıktığımızda, yıkadığımız çamaşırları getirip bu iplerin üstüne atıyoruz… Kurutmaya çalışıyoruz… Kalın çamaşırlar kurumuyor…

Cezaevi kantininde küçük el radyoları satılıyor… Bu radyoların kulaklıkları da birlikte veriliyor…
Bazı mahkûmlar kulaklıklarını takarak müzik dinliyor… Bazı mahkûmlar da müziğin sesini sonuna kadar açıyorlar…
Üç dört radyodan son ses ve ayrı müzik çıkınca, müzik ruhun gıdası olmaktan çıkıyor… Müzik ruhun işkencesi oluyor…
Bu sesler çekilmiyor…

Ağustos ayındayız… Koğuş çok sıcak…
Kalabalık ve kapalı yer, hava sıcaklığını dışarının on - on beş derece üstüne çıkarıyor…
Bahçede temiz hava var…
Hele de biraz esinti olunca, bahçe insana yayla gibi geliyor…

Bahçedeyim… Duvarın en sakin yerinde, gölgede tek başıma oturmuşum…
Dizimde dert ortağım defterim var… Bu satırları yazıyorum…
Bahçeye her çıktığımda defterimi ve kalemimi yanımda getiriyorum…
Koğuşta ve bahçede en iyi arkadaşlarım defterimle kalemimdir…
Özlemim, isyanım, gözyaşım şiir ve yazı olarak deftere akıyor…
Bu bahçeye her çıkışımda ya şiir ya da bir yazı yazdım…
Koğuşta da gece gündüz masa boş olunca, ya şiir ya da bir yazı yazıyorum…

Düşünüyorum, yazıyorum…
Yazıyorum, düşünüyorum…
Ben buraya nasıl düşürüldüm…
Benim burada ne işim var?
Ben niye buradayım?
Hala soruların cevabını bulamadım…
Soruların cevabını bulunca bu kalem, bu deftere yazacaktır…
Çözemedim… İnanamıyorum… Hala şoktayım…
Yoktan çoktayım…

 

CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ

10 Ağustos 2013 / Cumartesi / Saat 14.45

 

Son Güncelleme (Pazar, 22 Eylül 2013 18:25)