SERÇE

SERÇE

 

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Özgürlüğüme kelepçe vurulduğunun on birinci günü… Ramazan orucu açlığının kafasına vurduğu işgüzar memurlar yüzünden tutukluyum…

Hala şoktayım…

Bir esrarkeşin saçmalamaları yüzünden mahpushanenin loş, kirli, dumanlı havasını solumaktayım…

Benim ne işim var burada derken, hırsımdan ağlıyorum…

Altmış bir yaşında tutuklanmanın şaşkınlığı içinde kıvranıyorum…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Altı kişilik masada, on kişi ile birlikte karavana kazanından plastik tabağa konan yemeğe, plastik kaşık sallıyorum…

Ranzaların doluluğundan yere serilen kirli şiltelerde, battaniyeyi yastık yapıp yatıyorum…

Ağustos ayının kavurucu sıcaklığı, kalabalık koğuşta bedenimden terler boşaltırken, bunalıyorum…

İki el yüz havlusu terden sırılsıklam oluyor… Havlunun birini ıslatırken, birini kurutuyorum…

Bulunduğum koğuşta, seviyesizliğin dayanılmaz ağırlığı altında eziliyorum…

Tuvalet ve duş kuyruğu tren oluyor…

Geceleri yatağımı basma tulumbaya çeviren tuvalete gidip gelen ayaklardan uyuyamıyorum…

Gündüzleri yer yatakları serilmediğinden, plastik taburenin üstünde göz kapaklarıma baskı yapan uykuya direnmeye çalışıyorum…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Demir parmaklıklar arkasından, gökyüzünün masmavi sonsuzluğunda senin süzülüşünü izliyorum…

Özgür özgür uçuyorsun…

Ne demir kapın var, ne de pencerelerinde demir parmaklıklar var…

On bir gündür gelip demir parmaklı pencereme konmanı bekliyorum…

Seninle özgürlük muhabbeti yapmak istiyorum…

Gelmiyorsun… Demir parmaklıklara yanaşmıyorsun…

Minik, güzel, özgür serçe neden gelmez pencereye diye merak ettim…

Düşündüm… Sana hak verdim: Minik, güzel, özgür serçenin ne işi var sıcak, kir, duman kusan camsız pencerenin önünde, dedim…

Sakın gelme, bunalırsın sıcak, kirli, dumanlı havamızdan…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Masmavi gökyüzünde, tertemiz havayı solumana bak… Sonsuzluğa doğru özgürce kanat vur…

Bir serçe olabilseydim, seninle birlikte özgürlüğün tadını çıkarırdım…

Minik, güzel, özgür serçe masmavi göklerde benim için dua et…

Tüm ilahi güçlere yalvar; beni bir serçeye dönüştürsünler… Sana eş olayım, arkadaş olayım, yoldaş olayım…

Beni de al yanına masmavi göklerde birlikte süzülelim…

Ne güzeldir suçsuz, günahsız kuş olmak…

Özgür olmak…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Seni izlerken sıcak, kirli, dumanlı havadan hemen kurtulmayı arzuladım…

Toros Dağlarının tertemiz, o mis gibi havasına özlem duydum…

Burada kirlenmeye başlayan ciğerlerimi, Toros Dağlarının havası ile yıkamak istedim…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Bir ay bile olmadı, eşimle birlikte Fındıkpınarı’na gittik…

Yol kenarında her müsait yerde arabayı durdurduk…

Eşimle birlikte arabamızdan indik… Gökyüzüne uzanan çamların güzelliğini doya doya seyrettik…

Tertemiz, mis gibi kokan havayı ciğerlerimize çektik…

Yol kenarında bazı çamların altında Mersin’den gelenler, aileleri ile birlikte piknik yapıyorlardı…

Mangallarda kömür ve odun tutuşturmuşlardı…

Çocuklar, büyük bir sevinç içinde çamların arasında oyun oynuyorlardı…

Anne, baba ve büyük çocuklar görev bölümü yapmışlardı…

Et pişirenler, salata hazırlayanlar, çamın gölgesine sofrayı serenler ve düzenleyenler büyük bir coşkuyla görevlerini yapıyorlardı…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

“Sana ne” demeyeceklerini bilsem mangalda kömür, odun yakanları tek tek uyaracaktım… Diyemedim: Ateşi söndürmeden gitmeyeceğinizi biliyorum… Yine de sizden rica ediyorum… Evlerinize doğru yola çıkmadan önce, mangaldaki kömürü yere dökünce iyice söndürün… İyice söndüğünden emin olun… Rüzgârın savuracağı közler, bu güzel çamları tutuşturmasın… Bir daha buraya geldiğinizde yanmış çamlarla karşılaşmayın. Üzülmeyin… Vicdan azabı çekmeyin… Duyarlılığınız için teşekkür ederim…

Diyemedim: minik, güzel, özgür serçe… Hiçbir aileye bu sözleri söyleyemedim… İnsanlarımızın vereceği tepkiyi tahmin edemiyorsun…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Fındıkpınarı’dan geri gelirken aşağı doğru çok yavaş indik… Piknik yerlerinden ayrılanlar olmuştu… Durduk. Arabadan indik… Mangal ateşlerini kontrol ettik… Hepsi yaktıkları ateşi söndürmüştü…

İnsanlarımızın duyarlılığı bizi sevindirdi…

Ciğerlerimizdeki havayı yenilemek için arabanın dört camını da açık tuttuk…

Dün gittiğimiz çamlıklar mazi oldu… Burada bir daha o yollardan gidip gelmenin hayalini kuruyorum…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Dışarıdaki günlerim evimde kitap okumakla, şiir ve yazı yazmakla geçiyordu…

Akşamüstü serinliğinde eşimle sahilde uzun yürüyüşlerimiz, vücudumuzun kireç bağlamasını, kilo almasını engelliyordu…

Sahilde uzun yürüyüşlerimizin hayalini kuruyorum…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Koğuşumuzun kendi bahçesi yok.

Öğleden sonra 13.30’da bir bahçeye indiriliyoruz… Süre kısıtlıdır…

74 kişinin volta atacağı bahçenin boyu 20 adım, eni on adımdır… Her seferinde beş altı kişi ancak volta atabilir…

Ben bahçede bile önümdeki bu deftere dizimin üstünde derdimi döküyorum… Burada da en yakın dostum, arkadaşım, sırdaşım kalemim ve defterimdir… Şiirle, yazıyla içimin magmasını boşaltıyorum…

Başımı bazen kaldırıp volta atanlara bakıyorum…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Esrarkeşlerin denizde başıma sardıkları beladan dolayı, denizi artık düşünmüyorum… Hayalini de kurmuyorum… Buradan çıkarsam artık denize gitmeyeceğim…

Merhaba minik, güzel, özgür serçe…

Gökyüzünün sonsuz maviliğinde özgürlüğünün tadını çıkart… Benim yerime sen uç…

Bu dünyada en güzel şey, özgür olmaktır… Özgürlüğün değerini bilmektir…

Demir parmakların arkasında seni, o güzel uçuşunu izliyorum, izleyeceğim…

Seni izlerken özgürlük düşleriyle avunacağım…

Uç minik, güzel, özgür serçe uç…

Sen benim düşümsün…

Özgürlüğe uçan benim yüreğimsin…


CEZAEVİ GÜNLÜĞÜ

2 AĞUSTOS 2013 / SAAT 19 05

 

Son Güncelleme (Pazar, 22 Eylül 2013 18:48)