MAZİYE YOLCULUKLAR - 177/ NE UTANMAZ ADAMSIN

MAZİYE YOLCULUKLAR  - 177

NE UTANMAZ ADAMSIN

On sekiz yaşına bile girmemiş Kâhtalı bir gençsin…
Kimsenin kimseyi ezmediği, kimsenin kimseyi öteki görmediği, kimsenin kimseyi sömürmediği, herkesin mutlu ve huzurlu olacağı, herkesin yarın ne olacağız endişesinden uzak yaşayacağı daha adaletli bir Dünya düşlüyorsun…
Bu pembe dünyayı kurmak için gençliğini, canını feda edecek kadar azimlisin… İnançlısın… Devrimci umutlarının neferisin…

Daha ne olduğunu anlamadan ahtapota dönüşmüş sistem, azı dişlerini sana gösteriyor…
On yedi yaşında seni işkenceye alıyorlar…
Gencecik bedenin üzerinde, gestapo şeflerinin yöntemlerini uyguluyorlar…
Nezarethanenin duvarlarında okudukların, işkenceden beter psikolojik etki yapıyor. Dini inancına saldırı var: “Burada Allah yoktur!” “Peygamber tatile çıkmış!”

O çocuk yaşta yüklenmek istenen hiçbir suçu kabul etmiyorsun…
Falakada, balta sapı darbelerinden ayak tabanından kan fışkırıyor…
Yüklenmek istenen suçu kabul etmeyi onursuzluk sayıyorsun…
Beden lime lime olsa da yürek direniyor…
Kırılıyorsun ama eğilmiyorsun…

Birinci ekip işkence yapmaktan yoruluyor…
Yorulan ekibin yerine yeni ekip geliyor…
“Önceki ekip konuşturamadı, biz konuşturup aferin alalım”  diye işkencenin dozunu arttırıyorlar…
Direniyorsun… Direniyorsun… Direniyorsun…

Değişik yöntemleri deniyorlar… Her adiliğe başvuruyorlar…
Ser vermeye razı, keklik olmayı aklından geçirmeyen Kâhtalının ağzından Kürtçe küfürden başka kelime çıkmıyor…
Konuşturamayacaklarını anlıyorlar…
Çaresiz kaldıkları için de seni bırakıyorlar…

Arkadaşların dışarıda bekliyor… Onların kollarında öğrenci evine götürülüyorsun…
Aradan bir hafta geçmeden, bedenindeki yaralar tam iyileşmeden dostlar kara haberi sana yetiştiriyor:
— Okulda bir genci mezun etme sözü ile yalancı tanık yapmışlar. Senin hakkında tutuklama kararı çıkarmışlar…
Kâhtalısın, Kâhta’ya dönme şansın yok…
Aranıyorsun… Gidecek yerin yok… Cebinde paran yok…
Güvendiğin, arkadaşlarım dediğin insanlarla hemen ilişkiye geçme şansın yok…

Çareler düşünüyorsun… Bir daha işkence görmek istemiyorsun…
Devrim bezirgânı, çenesi makineli tüfek şeyhin dergâhından senin evine gelen mürit aklına geliyor…
— Başın dara düşerse Ankara’ya gel. Ben Siyasal’dayım…
Şeyhini sevmesen de müritten başka gidecek kapın yok…

Dostlar kendi aralarında yol parası topluyorlar… Ankara’ya gidiyorsun…
Siyasal’da asistan olan müridi buluyorsun… Seni arkadaşları ile tanıştırıyor…
Arkadaşlarının (kız-erkek) giyimi, konuşmaları, tavırları kafandaki devrimci tiplerle uzaktan yakından alakası yok…
Siyasal’ın kantininde ilk hayal kırıklığını yaşıyorsun…

Mürit, seni akşamüstü devrim bezirgânı, çenesi makineli tüfek şeyhin evine götürüyor…
İki gün şeyhin konuğu oluyorsun…
Şeyh, seni örgütün İzmir temsilcisine gönderiyor…
Çavuş müritler, sıcak evlerinde yumuşak yataklarında yatarken, sen büroda bankların üzerinde sabahlıyorsun…
Devrim aşkına sert tahtalar, sana kuş tüyü yatak gibi geliyor…

Çıkardıkları gazeteyi, bastıkları bildiriyi sokakta, caddede, fabrika önlerinde müritlere ve sana dağıttırıyorlar…
Bildiri dağıtırken başındaki sorumlunun yani çavuşun resmen ihmali ile nezarete düşüyorsun…
Arandığını söylemiyorsun…
Karakoldan karakola gönderiliyorsun…
Bir haftada üç karakolu mesken tutuyorsun…
Mahkemeye çıkarılıyorsun… Verdiğin ifade ile kurtuluyorsun…
Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyorsun…

Büroya geliyorsun… Gece gündüz bu büroda kalıyorsun…
Tavırlarından dolayı çavuşlara, müritlere kanın ısınmıyor…
Müritlerin arasında arandığından dolayı mecburen kalan bir devrimcisin…
Çaresizliğinden yararlanıp seni de mürit yapmağa uğraşıyorlar…

Bezirgân başı şeyh, Maocudur…
Müritler, Mao’nun kızıl kitabını hatim ediyorlar…
Sen de dinliyorsun…  Ezberliyorsun…
Müritler, Mao’nun “Uzun Yürüyüş” kitabını hatim ediyorlar…
Sen de dinliyorsun… Ezberliyorsun…

Seni bir çavuş müritle Muğla iline ve ilçelerine gönderiyorlar…
Bölgeden birini de yanınıza alıyorsunuz… Fethiye, Dalaman, Köyceğiz merkez ve köylerinde siyasi çalışmaya katılıyorsun…
Köyceğiz’de adamımız dedikleri birinin evindeki toplantıda duyduklarına inanamıyorsun:
— Doğu ve Güneydoğu’da Kürtleri savaşa sokarsak, biz burada devrim yaparız…
Haksızlığa isyankârlık kanında var senin…
İtiraz ediyorsun:
— Siz ırkçı mısınız? Siz faşist misiniz? Bir halkı savaşa sürükleyeceksiniz… Siz de burada iktidara bedava konacaksınız…
— Yanlış anladın, arkadaş öyle söylemek istemedi…
Benzer sözlerle seni sakinleştirecekler…
Bir aya yakın çalışma sürecek…
Sen İzmir’e döneceksin…

Bu sefer başka bir mürit çavuşun yanında Aydın ili Söke ilçesine ve köylerine gönderileceksin…
Orada çalışmalara katılacaksın…
Kendi aralarındaki siyasi çalışmalarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına terörist diyen Maocu çavuş ve müritler, gittiği yerlerde kendilerini Deniz Gezmiş’in arkadaşları olarak tanıttıklarına tanık oluyorsun…

Bu ikiyüzlülüğe karşı çıktığın için sık sık tartışmak zorunda kalıyorsun…
Seni Maocu bir mürit yapmak için sabırla uğraşıyorlar…
Seni asi çocuk görüyorlar… Robotlaştırırız diye düşünüyorlar…
Sen yine İzmir’e dönüyorsun…

Baban seni merak ediyor… Kâhta’dan kalkıp İstanbul’a gidiyor… 
Tanıdıklarının yardımı ile İzmir’de olduğunu tespit ediyor…
Bir dost İzmir’e gelip seni İstanbul’a, babanın yanına götürüyor…

İstanbul’a gittiğin otobüsün radyosunda, 12 Mart darbesinin yapıldığını duyuyorsun…
İzmir’e bir daha dönmeyeceksin…
Babanla buluşuyorsun… Dakikalarca seni kollarında tutuyor… Bu hasret dolu sarılma, bir ömür unutulmayacak kadar sıcak sarılmadır…
Yiğit baban gözyaşlarını sana göstermemeye uğraşıyor... Acısını içine gömüyor…
İki gün babanla kaldıktan sonra, ayrılık vakti geliyor: Baban Kâhta’ya dönüyor.

İstanbul’da bir ev kiralıyorsun… İş bulup çalışıyorsun… Birkaç ay geçmeden şeyhin bu gün de genel başkan yardımcısı olan çavuş müritlerden biri senin izini buluyor… Çalıştığın işyerine geliyor…
Önerisine seviniyorsun:
— Şeyh, Filistin’e gitmek istiyorsa gönderelim, dedi.
Güvendiğin arkadaşların Filistin kamplarında savaşıyor…
Hiç düşünmeden:
— Evet, giderim. Diyorsun.
Bunlar benim adresimi nasıl buldular diye kendine sormuyorsun…

Siverek’te sana bir adres veriyorlar…
Üsküdar Selamsız’da kiraladığın evden elbiselerini alıp çıkıyorsun…
Ev eşyalarını bir tanıdığa, fakire vermeyi bile düşünmüyorsun…
Siyonizm’e ve emperyalizme karşı mazlum Filistinlilerin safında yerini alacağına seviniyorsun…
Siverek’e gidiyorsun. Oradaki sorumlu seni Filistin’e gitmekten vazgeçiriyor:
— Feodalizme karşı eyleme geçeceğiz. Burada kal… Senin gibi arkadaşlara ihtiyacımız var.
Siverek’te kalıyorsun… Haksızlık nerede varsa orada mücadele neferisin…

Birkaç ay geçmeden seni görevli olarak Ankara’ya gönderiyorlar…
Gönderildiğin evde senden önce yirmi yedi kişi yakalanmış… Yirmi sekizinci avsın… Ev tuzak ev… Şeyhin gözünde insanların değerinin olmadığını bilmiyorsun…
On dört gün işkenceden sonra bir ay Dış Kapı semtinde askeriye cezaevinde gözaltında kalıyorsun…
Sorguda konuşmadığın halde tutuklanıyorsun…
Mamak cezaevine gönderiliyorsun…
İki ay kalıyorsun… Bırakıyorlar…

Siverek’te feodalizme karşı başlatılacak savaşa katılmaya tekrar gidiyorsun… Aylar geçiyor… Şeyhten izin çıkmıyor… Şeyh herkesi oyalıyor, kandırıyor…
Şeyhin palavralarının olduğu minik gazeteyi dağıtmaktan başka bir şey yaptığın yok…
“Devrimci miyim, kırtasiyeci miyim” diye düşünüyorsun…
Şeyh ve müritleriyle devrimci çalışma yapılamayacağına kesin karar veriyorsun:
— Ben Filistin’e gideceğim…
Sınır o günlerde çok sıkı, Filistin’e gidemiyorsun…
Sınırlar gevşeyince gitmek üzere sözleşip Kâhta’ya dönüyorsun…

İki üç ay beklediğin mektup eline geçmeyince, Siverek’e gidiyorsun…
İki saat geçmeden bir aceminin yüzünden yakalanıyorsun…
Siverek’te işkence görüyorsun…
Diyarbakır’da işkence görüyorsun…
Diyarbakır Askeri Cezaevinde birkaç ay yatıyorsun…
Diyarbakır Askeri Cezaevinde Adıyamanlı üç kişi var; üçü de Mahmut…
Aylar sonra davanın görüleceği Ankara’ya askeri uçakla götürülüyorsun… 
İkinci kez Mamak Cezaevindesin… 
Girişte “hoş geldin” dayağı ile perişan ediliyorsun…

Sen Mamak cezaevinde şeyhten, çavuşlarından ve müritlerinden uzak duruyorsun… Sekiz kişi bülbül gibi ötmüş, senin aleyhinde ifade vermiş…
Sekiz kişiden biri şimdi genel başkan yardımcısıdır…
Verdiği ifade ilginçtir:
— Ben Zaza’yım. Kurmanci bilmiyordum. Kâhtalı bana Kurmanci öğretiyordu… 

Şeyh sorguda bir tokat yemeden altmış sayfa ifade veriyor… Mürit bile olmayan, olmak istemeyen Kâhtalı bir genç olarak günlerce dayak yiyorsun…
Şeyh, çavuşları ve müritleri evlerinde çay içtikleri adamların bile aleyhine ifade vererek Mamak’a getirtiyorlar…

Cezaevleri eğitim ve direniş okullarıdır…
Cezaevinde siyasi eğitim veriyorlar… 
Sen onlardan uzak duruyorsun…
Siyasi eğitim dedikleri şey, Arnavut devlet başkanı Enver Hoca’nın Tiran radyosundan yaptığı konuşmalar… Konuşma saati bellidir.
Enver Hoca konuşmaya başlamadan önce on kişi elde kâğıt kalem beklerler… Konuşma başlayınca, bu on kişi her cümleyi sırayla yazarak ezberlenecek metini meydana getirirler…
Bu metin hatim edilir… Önce Mao hatım edildi… Sonra Enver Hoca hatım edildi…
Ecevit affına kadar beyin yıkama çalışması böyle sürdü…

Şeyh, sonraki yıllarda Kürt hareketini kullanmaya çalıştı.
Yıllar şeyhi daldan dala attırıyordu… Kızılelmacı oldu…
Şeyh bu gün İttihat ve Terakki hayranı olmuş…
Gazetesi, televizyonu ve yayınevi ile İttihat ve Terakkinin eli kanlı liderlerinin avukatlığını yapıyor…
Kızıl kitaptan, kıpkızıl komünistlikten kapkara ırkçılığa terfi etmiş şeyh…

Görev bölgesinde Kürt işadamları öldürülen generali bilirsiniz…
Generalin Azerbaycan’la kirli ilişkilerini basında okumuşsunuz… Maocu şeyh general ile dost olunca ırkçılığı dile getirdi… Talat Paşacı oldu. Aşırı Türkçü oldu.
Bizim Dersimli Zaza ile birlikte Türkçülüğe, ulusalcılığa devam ediyorlar… Azerbaycan petrol zenginidir… Dostlarını, tetikçilerini görüyordur…

Maocu şeyh, dün de bu gün de darbe ile iktidarı ele geçirme hayalinden hiç vazgeçmedi…
Tahrik, abartma, kriz yaratma, adam kullanma, gizli servislerle dans, parti kurma, partilerin içine sızma, çamur atma, bin bir maske takma konularında uzmandır…
Bir tek dinci olmadığı kaldı… Türkçü- dincilerin liderliğine aday olacağı günler de gelebilir… Başında takke, elinde doksan dokuzluk tespih, bardağında kımız görürsem şaşmam…

İttihat ve Terakkinin eli kanlı liderleri hakkında İzmir’de yayınlanan Hukuk-u Beşer gazetesinin sahibi ve başyazarı Hasan Tahsin (Nam-ı diğer: Osman Nevres), köşesinde şöyle diyordu:
“Memleketi kan, sefillik içinde bırakmış ve en sonunda önemli bir serveti yüklenerek adi hırsızlar gibi bilinmeyen bir yere giden İttihatçıların halk arasında nüfuzlarını koruduklarını ve düşünceleri baskı altında tuttuklarını,” yazmıştı.

“İttihatçıları ülkeyi felakete sürükleyen ne idüğü belirsiz bir grup olarak niteleyen Müsavat’ın 17 Ocak 1919 tarihli nüshasında şöyle diyordu: 
“Elimizi Kuran’a basarak soruyoruz: Allah için söyleyiniz. İttihat ve Terakki denen cellâtlar kitlesinin bu memleket halkına yaptığı zulmü, kâinat sahnesine gelip hangi Haccac yapabilmiştir? Hangi vahşi hayvanat sürüsünün bu kadar insan parçaladığı, kan içtiği görülmüştür? El aman zulmün çetin ve zağlı (cilalı) tırnaklarından el aman!” diye yazıyordu.
Şeyhin övdüğü, savunduğu İttihatçılar bu eli kanlı katillerdir…

Nice üniversiteli genç şeyhin kirli emellerine alet olarak dün okuldan atıldı.
Bu gün de şeyhin tuzağına düşen gençler okuldan atılıyorlar…
Devrimcilik adı altında birer faşist militana dönüşüyorlar…
Irkçılık yapan, eli kanlı Talat Paşa’yı savunan, darbecilikten yargılanan şeyh hala devrimcilik nutukları atıyor…
Şeyh sen ne utanmaz adamsın…
Bu utanmaza inanlara şaşıyorum…

Son Güncelleme (Salı, 02 Temmuz 2013 20:53)

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile