LÜSAN BIÇAKÇI / İstanbul'da Adıyamanlı bir Ermeni

İstanbul'da Adıyamanlı bir Ermeni


LÜSAN BIÇAKÇI


Radikal2


Şayet dünyanın dört bir köşesine savrulmuş Anadolu halkı buralarda kalsaydı, şarkılar, türküler hep birlikte, her dilde bu topraklarda söylenmeye devam edemez miydi?


''Kesim" kelimesi Anadolu Ermenileri arasında oldukça sıradan bir şekilde kullanılır, 1915'te Ermenilerin başına gelenleri ifade eder. Ermenilerin geçmiş zamanı, "kesimden önce" ve "kesimden sonra" şeklinde iki ana dilime ayrılır. Bu kelime öylesine kabul görmüştür ki, 'kesme' anlamından uzaklaşmış adeta sıradan bir tarihi belirlemekten öte bir anlam taşımaz.
Babaannem "Lusig Anne", tahminen 97 yaşında, İstanbul'da evimizde hayata veda ettiğinde ben 22 yaşındaydım. Yani, 'kesim'de babaannemin olduğu yaşta. Ermenilerin başına neler geldiğini kitaplardan değil, Lusig Anne'nin yaşadıklarından ve anlattıklarından öğrendim. Elbette buna dayanarak tarihi belirleyici verileri öne sürecek değilim ama kulaklarımla duyduğum şeyleri de gerçeklik olarak kabul ettim, tüm nesildaşlarım gibi.
Tüm aile büyüklerimin bilip bildikleri, atalarının daha sonraları
"Adıyaman" denilen Anadolu'nun Hısnımansur şehrinden geldikleridir. Ben de, diğer dört kardeşim gibi orada doğmuşum. Babam ve annem, Adıyaman'daki diğer Ermeni aileler gibi 1970'lerden sonra İstanbul'a göçmüşler, tam da Adıyaman'da güç bela bellerini doğrultup şöyle böyle iyi bir yaşam kurdukları halde. Babam için, en büyüğü 11, en küçüğü üç yaşında olmak üzere beş çocuğunu toplayıp 40'ından sonra İstanbul'a göçmek kolay bir iş olmasa gerekti. Nitekim bu külfetin sebebi bizim ailede şu cümle ile özetlenir: "Artık bir Ermeni olarak Adıyaman'da yaşamanın imkanı kalmamıştı". Anam babam tekrar bir yuvanın bacasını tüttürmenin derdiyle uğraşırken şüphesiz bizler de hırpalandık. Yine de bu koşullarda
İstanbul'a tutunmuş ve kendimizce bir hayatı yeni baştan kurmuşuz, kaderi birbirine çok benzeyen binlerce Anadolulu Ermeni ailesi gibi.
Şimdi İstanbul'da yaşadıklarımız iç açıcı mı? Sürekli kaderiyle sınav veren Ermeni nesilleri içinde acaba benden öncekilere göre gerçekten şanslı mıyım? (Ya bizden sonrakiler?) Babaannem Lusig Anne, daha genç bir kadınken ölüme bunca yakın geçip hayatta kalarak şanslı mıydı? Babam, ilkokula bile gitme şansı olmaksızın hayatı adeta bir mücadeleden farksız yaşayarak şanslı mıydı, ben kendi dilimi yabancı bir dil gibi öğrenerek onlardan daha mı şanslıydım? Bu konuda kendi duygularımdan da emin değilim. Tarihi izimde dolanarak hâlâ kendimi konumlandırmaya çalışıyorum, hayatın tüm yükünün yanı sıra.

* * *

Geçen sene babam rahatsızlanmış ve kısa bir süre içinde, elinde bastonuyla sokakta karşılaştığımda beni bile şaşırtacak kadar güçsüzleşmişti. İnanmak istemesem de babam yaşlanıyordu. Babamı kaybedersem kendimi de henüz bulmadan kaybedecek gibi bir telaşa kapıldım. İstedim ki, doğduğum yerleri bir kez daha babamla göreyim. Çünkü, babamı babam yapan şeyin, doğduğu ve büyüdüğü topraklar olduğunu biliyordum. Beni ben yapan şeyin doğduğum ve kültürüyle içinde yaşadığım topraklarda bulunmamak olduğunu bildiğim kadar. İşte ben, "ben"le "babam"ı hayat ayırmadan bir kez daha yaklaştırmaya çalıştım: Annem, babam ve büyük ablamla birlikte, hepimizin doğduğu ama babamın 43 yıl, annemin 33 yıl, ablamın 11, benimse sadece dört yıl kadar yaşadığım yerlere birlikte gittik, 2006 Mayısıydı.
Memleketimize yaptığımız dört günlük bu çok düşündürücü geziden aklımda birer soru işaretiyle kalan, iki okul ve iki eve ziyaret olmuştu. Okullardan ilki, babaannem Lusig Anne'nin 1900'lerin başlarında yaşıtlarıyla devam ettiği, anadilinde okumayı, yazmayı, şarkı söylemeyi, matematik, coğrafya ve hatta İngilizce'yi, yaşı ilerleyince biraz da dikiş nakışı öğrendiği okuldu. Bir zamanlar Adıyaman Kalesi'nde gölge salan okuldan şimdi geriye kalan yıkık bir duvardan başka bir şey değildi. Yerinde, yeller esen serin bir çay bahçesi vardı. (Olsundu.)
İkinci okul; annesi Lusig Anne'nin okula gitmesinden yaklaşık 40 yıl kadar sonra, aynı mahallede babamın gitmeye çalıştığı okul... Babam, okul yaşı -tahminen- geldiğinde mahallenin çocuklarıyla okulun yolunu tutmuş tutmasına ama ne defter, ne kalem ne de kafa kağıdı var. Babam daha bir yaşında değilken babası ölünce, annesi de çocukları tok tutmanın derdine düşmüş, okul adeta o dönemde bir hayalmiş. Nitekim okulda bir hafta dolmuş dolmamış babama evinin yolunu göstermişler. Babam, okulda aldığı yaklaşık bir haftalık eğitim ve öğretim süresini utandırmayacak kadar Türkçe okumayı, imlası olmasa da yazmayı, ama dört işlemi kusursuz öğrenmiş, -nasıl öğrenmişse-. O okul, şimdi yüzlerce öğrencisiyle mahallenin belli başlı okullarından biri. (İyi ki.)

Efsane ev
Adıyaman'da ziyaret ettiğimiz iki evden biri, dedemi 'kesim'den kurtaran Müslüman ailenin yaşadıkları ev. Bu aile, her ne kadar zorlanmışlarsa da dedemi saklamışlar ve onu yüzde yüz bir ölümden kurtarmış. Bu efsane bizim ailede yıllardır yaşar durur. O ailenin hâlâ yaşadığı evi ziyaret etmek, gezinin en heyecanlı kısmıydı şüphesiz. Adıyaman'dan bir minibüsle yola çıkıp dağların arasındaki kıvrımlı yollardan sonra, Tanrı'nın unuttuğunu düşündüğüm bir köyde karşılaştığımız aile, ilk defa kapılarını çaldığımız halde şaşırmaksızın bizi büyük muhabbetle karşıladı, evlerine buyur etti. Duvarlarında aile büyüklerinin resimleri ağırbaşlı bir şekilde diziliydi. Dedemi kurtaran Ağa'nın torunu olan şalvarlı zat, sözlerindeki oturmuş insan sevgisi ve geçmişe saygısı ile beni oldukça etkilemişti. Hâlâ dedemin adı ile anılan küçük bir toprak parçası ve zamanında karşılıksız olarak verilmiş taş ev duruyordu. Hayatlarını topraktan sağlamaya çalışan baba, İngilizce öğretmeni olmak isteyen kızını dağdaki evinden sevgiyle öperek okuluna uğurladığında sanki naif bir filmin bir sahnesini izletmişti, fark etmeden. Sofralarında yedik içtik, ayrıldık. Ayrılır ayrılmaz ablamla beni saran, henüz giderilmeyen bir hasretti.
İkinci ev ise babamın, 'kesim'den sonra yollarına Müslüman olarak devam etmeyi uygun bulan kuzenlerinin idi: Adıyaman'da Gavur Mahallesi'nden çıkıp yürüyerek vardığımız kapının arkasında bizi biraz şaşkınlıkla da olsa güler yüzle karşıladılar. Bu evin duvarlarına eskilere ait bir iz bulurum merakıyla baktığımda, Kâbe resimleri ile sahip oldukları şirketin bastığı koca yapraklı takvimden başkasını bulamadım. Evin hanımı, birkaç gün önce şehir ötesinde ziyaret ettiği bir hocanın dergâhının heyecanından henüz kurtulamamış olduğundan bizimle paylaşmadan edemedi. Hocanın görmediği ama olduğunu duyduğu mucizelerinden söz açmaya çalıştı. Anlatılanları, yaşım 40'a yakınken annem ve babamın biricik küçük kızıymışçasına usluca dinliyordum. Sohbetin ucundan da olsa katılabileceğim bir köşesini bir türlü yakalayamıyordum. İki adım ötemdeki, bana tamamen yabancı gelen evin oğluyla aile ağacımızda iki nesil geçmişe gittiğimizde, büyüklerimizin aynı isimlerde (Nazar, Mayram, Apraham, Lusik) buluştuğuna hiç inanasım gelmiyordu. Bunu annem de anlamış gibi evin hanımına eskilerden kaldığını bildiği ve içinde ailesel bilgilerinin yer aldığı 'o eski defteri' sordu, böyle bir defterin benim ilgimi çekeceği kesindi. Buna evin hanımından gelen yanıt, "daha geçenlere kadar şuracıkta durduğu" ama bir baktığında torunların elinde
"parçapinçik" olduğu, çaresiz attığı yönündeydi ki, bu cevap annemin hırsını ayaklandırırken beni hepten suskunluğa sürükledi. Bu ziyaretin süreceği makul süre dolduğunda kalktık, bizi hürmetle uğurladılar, kapının iki yanı da rahatlamıştı.
* * *
Bu ziyaretten dönerken geçmişte bana sunulma ihtimali olmuş hayatları düşündüm: Dedemin hayatının bağışlandığı o dağ köyünde yaşayabilirdik veya şehirde, babamın Müslümanlığa geçmiş kuzenleri gibi. Birinde kimliğim kendi kendine solacaktı, diğerinde ise silinmeyen kimliğimi karalamaya çalışacaktım. Benim gönlümde yatan ne o, ne bu: Lusig Anne'nin Adıyaman'ında, kesilmeden biçilmeden önceki Adıyaman'da, geleneğimin devam ettiği bir şekilde yaşamaktı. Şayet dünyanın dört bir ucuna savrulmuş Anadolu halkı buralarda kalsaydı, bu çorak topraklar şimdi kim bilir nasıl bir zenginliğe ev sahipliği yapardı. Anadolu'nun geçmişteki zenginliğine de yaraşır şekilde. Okullarımızı doğduğumuz yerlerde okusaydık, anadillerimizi oralardaki okullarda öğrenseydik (ve diğer dilleri), babalarımızın işlerini büyütseydik; nalbantlar hara sahipleri olurlardı, değirmenciler ekmek fabrikaları kurarlardı, köşkerler en güzel ayakkabılarını belki Adıyaman'dan İtalya'ya ihraç ediyor olurlardı, Müslüman ortaklarıyla. Şarkılar, türküler hep birlikte, her dilde bu topraklarda söylenmeye devam edemez miydi?
Ne Ermeniler fırlatıldıkları farklı potalarda kavrulup dururlardı, ne bu toprakları paylaştıklarımız adımıza bunca düşmanca bakarlardı ne de ben, babamla aramda yıllar önce kırılmış çizgiyi bu yaşımda hâlâ birbirine yaklaştırmaya çalışırdım.
Ben İstanbul'da Adıyamanlı bir Ermeni olarak şanslı mıydım?




Lusig Anne'nin evi.


LÜSAN BIÇAKÇI
Radikal2

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile