Sibel Yerdeniz / Bazı yaralar zamanla iyileşmez

 

Sibel Yerdeniz
Sibel Yerdeniz Blog

Bazı yaralar zamanla iyileşmez...

“İlkokula başladığım yıla kadar dilsiz olduğunu sanıyordum nenemin. Beni duyduğunu, anladığını hissederdim; bir şekilde iletişim yolu bulmuştuk ama hiç konuşmazdı. Tahta tabanlı, düzayak bir evin pencere kenarına konulmuş yatağından çok az kalkardı. Yanına gidip saatlerce onu izlerdim. Gür, bembeyaz saçları, solgun ve mağrur yüzü, sımsıkı kapalı incelmiş dudakları, uzun ince kemikli sol eli...

O eliyle bana elmalar soyardı. Bu işi tek elle nasıl yaptığına şaşar kalırdım. Bileğinden kesilmiş sağ koluyla göğsüne sıkıştırdığı elmaları büyük bir ustalıkla soyar, dilimler ve birer birer bana verirdi.

Aklım ermeye başladığında “Senin elin neden yok?.. Nene beni duyuyorsun değil mi?” diye sormaya başladım. Yüzüne acı bir gülümseme yayılır ama hiç konuşmaz, susar, başımı göğsüne çekip koklardı. Onun niye elinin olmadığını, neden hiç konuşmadığını evin ahalisine sorduğumda hiç kimse cevaplamazdı. Bu kadar meraklı olduğum için de azarlar dururlardı beni.

Ama okuldan döndüğüm bir gün olağanüstü bir şey keşfettim. Nenemin konuşabildiğini... Onu senede bir kaç kere ziyaret eden bir kadın vardı. Nenemle aynı yaşlarda görünen ama ondan daha dinç, uzun boylu. Onun nenemi ziyarete geldiği günlerde odanın kapısı sıkıca kapanır ve içeri girmek bize yasaklanırdı.

Okula başladığım o yıl kadın yine gelmişti. Annem ve ablalarım evde yoktu. Gözümü anahtar deliğine yerleştirip odayı gözetlemeye başladım. Bir şeyler konuştuklarını duyunca nefesim kesildi. Ne konuştuklarını anlayabilmek için kulağımı iyice kapıya yapıştırdım. Onları duyabiliyordum ama konuşulanları bir türlü anlayamıyordum. Başka bir dilde konuşuyorlardı sanki.

Sonra annem geldi, beni yine bir güzel azarladı ve sokağa kovaladı. Ona, “Nenem, konuşuyor!” diye bağırdım ama bana cevap vermedi, o zaten bunu biliyor olmalıydı. Daha önceleri, kadın geldiğinde o da odaya giriyor saatlerce çıkmıyorlardı.

Kadın gittikten sonra nenemin yanına girdim, her zamanki gibi yatağının kenarına değil, daha uzak bir yere oturdum. Bana bakıp gülümsedi ama ben oralı olmayıp küskünlüğümü belli ettim. Yine her zaman yaptığı gibi yatağının yanı başında duran bez torbadan bir elma çıkardı, soydu ve bana uzattı. Hiç hareket etmeden dik dik gözlerine baktım.

“Sen, konuşabiliyorsun...” dedim sitemle. “Ama benimle hiç konuşmuyorsun, bir daha senin elmalarını yemeyeceğim...” Yüzüne acı bir ifade yerleşti. Elmayı uzattığı eli gevşedi, elma yere düştü. Onu yerden alıp pencereden dışarı fırlattım ve koşarak odadan çıktım.

Akşam, üç ablam, annem, babam yemek yiyorduk. Birdenbire “Bugün nenemi o kadınla konuşurken duydum!” dedim. Annem bana bir çimdik attı. Babam aksi aksi baktı. Herkesin susmasından, benim dışımda herkesin bunu bildiğini anladım. Ve asla bana bir şey söylemeyeceklerini.

Ertesi gün evi terk etmeye karar verdim. Nenemin odasına girip, karşısına dikildim, onu terk edeceğimi ve bir daha da dönmeyeceğimi söylediğimi hatırlıyorum. Sol elini bana doğru uzattı, elini ittim ve arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim. Tam kapıdan çıkarken ismimle seslendi. Durdum, dönüp baktım. “Gel... Gel yanıma otur.”  dedi. Gidip yanına oturdum. Büyülenmiş gibiydim. Elimi tuttu. Sırtı duvara dayalıydı, gözlerini kapattı ve bir süre öyle oturduk sessizlikte. O gün başka bir şey söylemedi.

Ama yıllar sonra bir gece -artık birbirimizin dilini az çok konuşabildiğimiz bir gece- bana öyküsünü anlattı.

Nenem ailesinin ilk çocuğu olarak 1901 Adana’sında doğmuş. Annesi Adanalı, babası Diyarbakırlı ‘Ermeni’ymiş ama nenem babasının nasıl olup da sonradan Adana’ya yerleştiğini bilmiyor. Hatırladığı sadece onun çocukluk günlerinde, Türklerin, Ermenilerin, Rumların, Arapların bir arada yaşadığı; bir çocuğun toprak damlardan birinden diğerine atlayarak geçebildiği, öğle yemeğini hangi evde yemek pişiyorsa orada yiyebildiği, akşam çocukların hangi komşuda istiyorlarsa orada diğer çocuklarla koyun koyuna uyuyabildiği bir kasabada geçen ilk çocukluk yılları…

Açık avlularda peçeli kadınlarla, Hıristiyan kadınların birlikte güle oynaya reçel kaynattıkları, turşu kurdukları bir coğrafyada…

Nenemin annesi ve babası orada küçük bir üzüm bağının sahibiymiş. Ama sonra o karanlık günler gelmiş. Meşrutiyet’e karşıt grupların ayaklandığı 31 Mart 1909 olayları sonrasında, Nisan ayında, büyük çoğunluğu Ermenilerden binlerce insanın öldüğü, daha düne kadar birlikte yan yana, dostça yaşayan insanların bir kaç gün içinde birbirlerini boğazladıkları o dehşet günleri…

Nenem, babasının boğazı kesilirken annesinin nasıl kendisine ve kız kardeşine sarılarak dehşet içinde feryat ettiğini hâlâ hatırlıyordu.

Daha sonra babasının şehri olan Diyarbakır’a, Dicle kıyısına amcalarının yanına göç ettiklerini de hatırlıyor. Diyarbakır’a döndükten kısa bir süre sonra annelerini kaybetmişler. Sonra iki küçük kızın amcalarının yanında hayata tutunma çabaları.

Nenem on üç yaşına geldiğinde, on sekiz yaşındaki amcaoğluyla evlenmiş. Evliliklerinin birinci yılını doldurdukları 1915 yılında bir gün askerler yaşadıkları Ermeni köyüne gelerek tek tek kapılara dayanmış ve “Burayı terk edeceksiniz!” demişler.

Birçoğu çaresiz kabul etmiş askerlerin isteğini. Kabul etmeyenler ev ev direnişe geçmişler. Kocası on dokuzunda deli dolu bir gençmiş o zamanlar. Onların bahçesine geldiklerinde, pencereden ateş ederek askerlerin eve girmelerini önlemeye çalışmış. Ama mermileri bitince askerler içeri girmiş.

“Birlikte el ele verip sırtımızı duvara dayadık ve bekledik... Yaşadığımız kabustan uyanırız diye bekledik... Ama her şey gerçekti... ”

Bir subay kocasının başına dayayıp ateşlemiş silahını. Nenem kendisini de öldürmeleri için yalvarmış. Öldürmemişler, dışarı sürüklemeye çalışmışlar. Ama kocasının cansız eli onun elini bir türlü bırakmıyormuş. Nenem de bırakmak istemiyormuş o eli. Kocasını vuran subay emretmiş ve bir asker bileğinden keserek ayırmış ikisini. Dedem de o askerlerin arasındaymış. Onun kesik kolunu çıkarıp yırttığı mintanıyla sarmış.

Kasabada direnen erkeklerden sağ kalanlar kurşuna dizilirken, kadınlarla çocuklar sürgüne zorlanmış.

Bu dünyalar güzeli cesur Ermeni kızından çok etkilenen dedem bir yolunu bulmuş ve onu alıkoyarak uzunca bir süre saklamış, tedavi olmasına yardımcı olmuş ve sonra da onunla evlenmek istemiş.. Ama nenem hiçbir zaman sevmemiş dedemi. Minnet de duymamış. Karnındaki çocuğun hayatına karşılık yalnızca dillere destan güzelliğini sunmuş ona. Şefkat kılığındaki barbar bir kara sevdanın sunağına yatırmış güzelliğini. Ama kendi dili dışında bir dil konuşmayı da reddetmiş. Karnındaki bebek annemmiş, annemden sonra sahip olduğu iki çocuğuyla da yalnızca kendi dilinde konuşmuş ama dedem onlara kendi dilini öğretmesini yıllarca yasaklamış.  Onu ziyarete gelen kadın da sürgünde sağ kalabilen, yolu ta Beyrut’taki bir yetimhaneye kadar düşüp, savaştan sonra da Türkiye’ye ablasını aramaya gelen kız kardeşiymiş...

Nenem doksan altı yaşına kadar yaşadı ve hayatının neredeyse seksen yılını ‘dilsiz’ olarak geçirdi… Şimdi yaşadığım bu uzak ülkede, benim ve nenemin doğduğu topraklara yabancı bu kültürde yıllar sonra neneme verdiğim sözü tuttum. Artık onun dilinde de okuyup yazabiliyorum. Nenemle ortak dilimizde…

Eğer bunca mesafeden ve ayrı kaldığım bunca yıldan sonra, bir daha asla geri dönemeyeceğimiz o zamana ve o topraklara bu kadar derinden bir yerlerden bağlıysam nenem yüzünden.

Nenemin doğduğu kasabadaki üzüm bağları artık yok; yaşadığı mahalle, toprak damlar ve avlular, o güzelim çocukluk, o güzelim insanlar…  Hiç biri yok ve bir daha da asla olmayacak. Tarihimizin ve köklerimizin üzerinden asfaltlar geçiyor artık.

Ama belki de acı ve sürgün; tarihin bizi yeniden bir şekilde bir araya getirmek için farklı yerlere dağıtma yoludur. Tarih kendini affettirmek için bir yol arıyordur belki de… Benim on üç yaşındaki güzeller güzeli neneme bir özür borçlu olan tarih…

Öyle olduğunu umuyorum…”

Dün, bir başka kitabı karıştırırken hatırladım Ali’nin yıllar önce o kuzey ülkesinde bir şubat gecesi  -dalgakıranda hep birlikte otururken- anlattıklarını…

On üç yaşına kadar güzeller güzeli Anahit; on üçünden sonrasının dilsiz ‘Narin Ana’sının, dışarıdaki kar fırtınasından daha çok içimize işleyen, kanımızı donduran hikâyesini.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bütün acılar birbirine ne kadar yakın, bütün yaralar ne kadar aynı:

“Yaşlandıkça, tarihin okyanusunun ve acı dalgalarının hepimizi ortak bir sahile sürüklediğinin daha fazla farkına varıyorum. Çocukluğumdan beri bir sürü katliam hikâyesi duydum; onları korku içinde ve büyülenerek dinledim ama uzun zamandır bunları duymaya katlanamıyorum.

Bilinçli bir varlık olarak olgunlaşmak; başka insanların acılarını samimiyetle paylaşmak konusundaki kapasitemizin artması anlamına gelir.

Biz, hepimiz, Ermeniler, Kızılderililer ya da her kimse, bizler bir şekilde tecavüz ve katliam çocuklarıyız, yine de bu katliam hepimize ait ve hepimiz aynı yerden geliyoruz.

Çöldeki ölüm yürüyüşü ve kan nehirleri…

Yaşam daha fazlasını yaratana kadar, ölüm bütün hikâyelerin sonudur…” diyor, ‘Son Ermeni’ kitabının yazarı Peter Najarian.

“Bazı yaralar zamanla iyileşmez…” diyorlar.

İyileşmeyen tüm yaralar hepimize ait ve hepimiz aynı yerden geliyoruz.

Aynı yerlerden yara alıyor, aynı yerlerden kanıyoruz.

Aynı insan yanımızdan…

Yani yürekten… Yani yürekten…

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile