OKUDUKÇA ÖĞRENMEK

MAZİYE YOLCULUKLAR - 164

 

OKUDUKÇA ÖĞRENMEK

Okudukça, yeni şeyler öğreniyorum…

Okudukça, bildiğim gerçekleri pekiştiren yeni tanıklıklar karşıma çıkıyor…

Emperyalizmin vatanı yoktur…

Emperyalistlerin dini para, kıblesi yeni pazarlardır…

İnsanların dini, dili, ırkı, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun, birbirlerini boğazlamaları emperyalistlere çıkar sağlıyorsa alkışlarlar, teşvik ederler, kavgayı körüklerler…

Sel gibi kan aksa, köyler, kasabalar, ilçeler ve iller harap olsa, çocuklar yetim kalsa, kadınlar ve kızlar tecavüze uğrasa, emperyalistler bu vahşetten nasıl yararlanacaklarını düşünürler…

İnsani değerleri kavrayacak beyin bölümü körelmiş, nasırlaşmış, duyarsızdır…

Belge yayınlarında çıkan “Osmanlı Bankası – Armen Garo’nun Anıları” isimli kitabı yeni okudum.

Emperyalist devletlerin halkları birbirine boğazlattıklarına tanıklık etmiş.

Rus çarının, Kafkas halklarını birbirine nasıl kırdırdığını anlatıyor…

İngilizlerin, Fransızların, Almanların çıkar kavgalarını anlatıyor…

1800 yıllarında, 1900 yılların başlarında Osmanlı topraklarında yaşanan vahşetleri anlatıyor…

Kod adı Armen Garo olan Karekin Pastırmacıyan, Karin’de (Erzurum) 9 Şubat 1872 yılında, büyük ve varlıklı Pastırmacıyan ailesinin bir üyesi olarak dünyaya gelir.

1891 yılında Sanasaryan Varjaran’dan mezun olur.

Köyleri gezer. Köylülerin çalışkanlığına hayran kalır. Onlara bilimsel yönden yardımcı olmayı düşler… Ziraat eğitimi almak için 1894 yılında Fransa’ya gider. Nancy’deki 1’ecole d’ Agriculture’a kayıt yapar.

Abdülhamit ötekileri birbirine kırdırmak politikasını kafasına koymuş. Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları oluşturur… Okuma yazma bilmeyen Kürt aşiret reislerine paşalık unvanı verir. Silah ve askeri danışman gönderir…

Bu aşiret reisleri birer yerel diktatör olurlar… Çevrelerindeki Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani köylülere, küçük Kürt aşiretlerine kan kustururlar…

Bu Hamidiye Alayları 1895 Ekim ve Kasım aylarında çevrelerinde yaşayan gayrimüslim halka saldırırlar. Üç yüz bin insanı öldürürken, köylerini de yakarlar.

Armen Garo ve arkadaşları Abdülhamit’in Hamidiye alayları aracılığı ile işlettiği katliamlara büyük devletlerin dikkatini çekmek, Abdülhamit’e baskı yaptırarak katliamları önlemek için eylem yapmaya karar verirler…

Armen Garo ve arkadaşları 14 Ağustos 1896 yılında Galata’daki ünlü Osmanlı Bankası’nı basmaya karar verirler… Bomba yaparlar, silah ve mermi temin ederler.

75 kişi eyleme katılmaya söz verir…

Eylem yerine 31 kişi gelir… 31 kişi Galata’daki ünlü Osmanlı Bankası’na girerler… 150 görevliyi rehin alırlar.

Bankadaki paralara el sürmezler. Veznedarın korkudan ortalığa saçtığı paraları toplatıp kasaya koydururlar.

Osmanlı Bankası askerlerce kuşatılır. Çatışma başlar.

İki taraftan da ölenler olur.

Bankayı kuşatan askerler büyük bir dirençle karşılaşırlar… Bankaya giremezler.

Bankadakiler yabancı büyükelçileri isterler. İsteklerini bildirirler…

Katliamların durdurulması için devletlerinin Abdülhamit’e baskı yapma sözünü alırlar.

Anlaşmada, bir gemi ile İstanbul’dan ayrılmak maddesi de var.

Eylemciler dört ölü vermişler… Yaralı arkadaşlarını büyük elçiler götürüp tedavi ettirecekler. Söz alınmıştır…

17 eylemci İstanbul’dan gemi ile ayrılıp Marsilya’ya (Fransa) giderler.

Armen Garo, yarım bıraktığı eğitimini tamamlar. Tiflis’te ticaretle uğraşır.

Armen Garo 1908 – 1914 yıllarında Osmanlı Meclisinde milletvekilliği yapar.

Armen Garo, anılarını yirmi bölümde toplamış. İki bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum.

KÜRT KİRVELERİMİZ (Bölüm: 3 Sayfa: 54)

1872’de Osmanlı tarafından öldürülen Armen Garo’nun dedesi Haçatur Basmacıyan çok zenginmiş, hayırsevermiş.

Hangi uyruktan olursa olsun mahkûmlara yardım edermiş.

Her Cuma Müslüman mahkûmlara, her Pazar gayrimüslim mahkûmlara yemek gönderirmiş.

Bazen de yanına sekreterini ve avukatını alır, mahkûmların ziyaretine gidermiş. Onları dinlermiş… Sorunlarını çözmeye çalışırmış…

Suçsuz olduklarına inandığı mahkûmların diline ve dinine bakmadan avukat tutup, onları kurtarırmış.

Bir ziyaretinde Hınıs’tan sekiz on adamıyla getirilmiş olan Kürt Daldan Bey’le tanışmış; onu dinlemiş…

Kürtlerin kentlerin meydanlarında asıldığı zamanmış.

Daldan bey devlete isyanla suçlanıyormuş. Adamları ile birlikte asılmayı bekliyorlarmış...

Haçatur Basmacıyan Efendi, Daldan Bey ve adamlarının masum olduğuna inanmış. Zenginliğini ve kişisel etkisini kullanarak uzun bir uğraştan sonra onları kurtarmış.

Daldan Bey ve adamlarını kendi evine getirmiş.

Birkaç hafta konuk ettikten sonra yeni giysiler giydirerek evlerine yollamış.

Daldan Bey, aradan çok zaman geçmeden, adamlarıyla üç soylu savaş atını hediye olarak, Haçatur Efendiye gönderir.

Aileden birine de kirve olması için köyüne davet eder.

Haçatur Efendi, küçük kardeşi Sarkis’i köye gönderir.

İki aile 1860 yıllarında kirve olurlar.

1872 yılında Haçatur Efendi Osmanlı tarafından öldürülür… Haberi duyan Daldan Bey, yirmi atlı ile Haçatur Efendi’nin evine gelir, kirvesinin evini korur.

Birkaç yıl sonra Rus – Osmanlı savaşı başlar.

Bir kilo unun fiyatı 5 kuruştan 50 – 60 kuruşa fırlar.

Halk perişan olur. Kentin yoksul halkı için bu fiyatlar açlıktan ölmek demektir.

Basmacıyan ailesinin tahıl ambarları, ağzına kadar un ve buğday doludur. Ucuz diye satılmamış üç yıllık ürün ambarlardaymış…

Kentin Türkleri ve Ermenileri Armen Garo’nun nenesine giderler. Savaş öncesi fiyattan un ve buğday isterler.

Yaşlı kadın, Armen Garo’nun babası olan oğlunu çağırır. Halkın çaresizliğinden faydalanmanın ailesine yakışmayacağını söyler. Halka savaş öncesi fiyattan un ve buğday satmasını ister. Armen Garo’nun babası annesinin önerisini kabul eder…

Tellallar, bir gün sonra kentin bütün mahallelerine sevinçli haberi duyururlar: Pastırmacıyan ambarlarının hepsi açılacaktır. Un ve buğday savaş öncesi fiyattan halka satılacaktır.

Bir saat geçmeden yüzlerce Ermeni ve Türk kadın – erkek ambar kapılarına yığılır.

Herkes Haçatur Efendi ve ailesine hayır dualarında bulunur.

Birkaç yüz kilo un ve buğday dağıtılmışken, ambarlara gelen Osmanlı askeri Türk ve Ermeni kalabalığı dipçiklerle dağıtır…

Komutan, ambar kapılarına mühür vurur.

Olay sonradan anlaşılır.

Tellalların bağırtılarını duyan kentin askeri komutanı, Armen Garo’nun babasını makamına çağırır. Aralarında şu konuşma geçer:

— Halka sattığın fiyattan bütün un ve buğdayı ben alacağım, bana ver.

Armen Garo’nun babası:

— Komutan, halk yoksul olduğu için onlara 5 kuruşa verdim. Sen istiyorsan piyasa fiyatından istediğin kadar al.

Komutan bu söze kızmış, ambarları mühürletmiş.

Tam o gün Daldan Bey, kırk atlısıyla konuk gelmiş.

Aradan birkaç gün geçmiş. Bir gece Daldan Bey ev sahibiyle konuk odasında otururken, evin dış kapısının yumruklandığını duyarlar. Karanlık çökünce kimsenin evinden çıkamadığı bir dönem…

Daldan Bey, adamlarından birkaçını kapıya bakmaları için gönderir. Adamlar hemen dönerler, Jandarmaların geldiğini söylerler. Komutan, Armen Garo’nun babası Harutyun Efendi’yi gözaltına almak için garnizona getirin, demiş.

Tutuklayacak…

Daldan Bey, yerinden fırlar. İki adamıyla kapıya gider. Devriye komutanına hangi gerekçe ile gözaltına almak istediğini sorar.

Armen Garo’nun satırlarından devamını okuyalım:

Subay, emri göstererek:

“Pastırmacıyan Harutyun Efendi Rus ordusu namına casuslukla suçlanıyor ve hemen bu gece askeri mahkemeye nakli emrediliyor,” dedi.

Bunları duyan Daldan Bey bağırdı:

“Cehennem olun, ahmak hayvanlar! Pastırmacıyan ailesinden casus olmaz. Defolun gidin ve sizi her kim gönderdiyse, Daldan Bey’in söylediklerini aktarın ona. Bana inanmazlarsa gelip Harutyun Efendi’yi zorla götürsünler.”

Kapıyı devriyenin yüzüne çarptı ve adamlarına dönerek, “çocuklar, tüfeklerinizi alın ve çatıya çıkın! Kapıya yaklaşana ateş edin ve soru sormayın!” dedi.

Piyadeler evi kuşatır. İki hafta görüşmeler sürer.

Armen Garo’nun satırlarından devamını okuyalım:

“Nihayet bir gün Harbiye Nezaretinden (Savaş Bakanlığından) gelen bir ferman babama yöneltilen casusluk suçlamasını geri alarak, ondan bütün ambar erzakımızı askeri komutanlığa teslim etmesini emrediyordu. Parası savaştan sonra ödenmek üzere, hükümete teslim edilen un ve buğday için bir makbuz verildi kendisine.

Böylece evin üzerindeki muhasara sona erdi. Daldan Bey bu durumdan hoşnut değildi ancak ev halkı memnun olmuştu. Bu gün itibariyle Türkiye Milli Hazinesi ailemize 36,000 lira (144,000 dolar) burçludur hala!”

Daldan Bey hakkında bir bilgi vermem gerekir. Ruslara karşı savaşmak için sekiz yüz silahlı atlısı ile Pastırmacıyanlara ait Plur köyüne gelir. Adamları köyde kalırken, kente de kırk kişilik devriye gönderir…

TALAT PAŞA’YLA SON GÖRÜŞMEMİZ ( Bölüm:18 Sayfa 200)

Armen Garo ve arkadaşlarının çıkarttığı gazetenin basımı ve dağıtımı yasaklanır… Kendi aralarında toplanırlar. Gazetenin yasaklanmasını görüşürler… Armen Garo’nun Talat Paşa ile görüşmesine karar verirler…

Armen Garo Talat Paşa’nın makamına gider. Gazetenin kapanma kararının kaldırılmasını talep eder. Talat Paşa Askeri makamlara telefon eder. Yasağı kaldırtır.

Aralarında şu konuşma geçer:

“Talat Paşa: “Bilirsin Garo, bana öyle geliyor ki, yollarımız artık ayrılıyor; birbirimizin dilini artık anlayamayacağımız günler yakın gibi.

Garo: “Bana göre, epey zamandır, yani Türkçü politikayı başlattığınız günden beri, birbirimizi anlamıyoruz.”

Talat Paşa: “Bizi yanlış anlıyorsunuz. Örneğin reformlar konusunda çok yanlış yerlere sürüklendiniz. Bunu ciddi biçimde tartışmak daha iyi olacak.”

Garo: Peki, dedim.

Talat Paşa: Zamanın olduğunda iki adam gönder. Konuşalım.

Garo: “İyi. Bu akşam sana uygun mu?

Talat Paşa: Tamam. Bu akşam saat 8’de. Halil Bey’in evinde.”

Akşam saat sekizde Vramyan’la Armen Garo Halil’in evine giderler. Talat ve göbekli Halil onları beklemektedir.

Gerisini Armen Garo’dan dinleyelim:

“Saat 8’den 11’e kadar, üçü tartıştı. Ben Talat’ın yüzünü çok yakından izledim ve o akşam anlatılamayacak kadar huysuzdu. Sakinliğini kaybeden Vramyan ne zaman Talat’a bazı nahoş şeyler söylese kendinden emin insanlara has şeytani bir sırıtış yayılıyordu yüzünden.

Nihayet benim tek kelime konuşmadığım dikkatlerini çekti. Talat sordu, “ Garo sen bu gece niye konuşmuyorsun?”

“Ne söyleyeyim ki, son başarılarınızdan dolayı çok kibirlisiniz ve bizimle oynamaya çalışıyorsunuz,” diye cevapladım.

“ Söylediklerini protesto ediyorum, bunu kanıtlaman gerek.”

“Eğer Vramyan sizi ikna edemiyorsa, ben hiç edemem. Ama şunu söylemeliyim ki, tuttuğunuz yol yanlış; gidişat Osmanlı İmparatorluğunu uçuruma sürüklüyor. Başarılar başınızı döndürmüş; kendinizi Napolyon ve Bismarck sanacak kadar megalomaniye kaptırmışsınız.”

“Bismarck benim,” diyerek araya girdi Talat, gülümseyerek.

“Evet, öylesin ve böyle sanarak büyük hata yapıyorsun. Topunuz cahilsiniz, bu imparatorluğu nereye sürüklediğinizi anlamaktan acizsiniz. Kanıt mı istiyorsun? Kısa bir süre önce Kürtleri Türkleştireceğinizi, Vramyan’a söyleyen sen değil miydin? Nasıl yapacaksın bunu? Hangi kültürel yeteneklerinizle? Birazcık tarih bilseydin, bu kadar saçmalamazdın. Unutma ki, siz Türkler topraklarımıza geleli daha beş yüz altı yüz yıl oldu; siz gelmeden önce pek çok ulus, örneğin, Persler, Romalılar, Araplar, Bizanslılar gelmiş ve bizi de Kürtleri de etkilemeye çalışmışlardı. Hiçbiri Kürtleri asimile edemedi, siz mi edeceksiniz? Geçen yaz, bizim üç vilayeti dolaştım. Koskoca bölgede üç köprü gördüm. İkisi eski Ermeni yapısı, üçüncüsünü de Lenktimur (Timurlenk) yaptırmış. Sizin uygarlığın izine bile rastlamadım. Bu kadar ciddi problemleri hafife alamazsınız.”(Sayfa:208)

Aralarında tartışma devam eder. Talat Paşa aldığı cevaptan yüzü kıpkırmızı olur; kol saatine bakar. Ayağa fırlar. Saat on birde randevusu olduğunu söyler. Toplantıdan ayrılır…

Kitaptan iki bölümü kısaltarak size aktardım.

Bu konuşmadan tam bir ay sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın çıkarları uğruna 1. Dünya Savaşı’na soktu. Askerlerin yüzde yirmisi sağ kalır. Güzel ülkemiz harap olur. İşgal edilir…

Almanya’nın savaşta galip geleceğini tahmin eden Enver Paşa, Talat Paşa ve diğer ittihatçılar, savaşın sonunda Almanya’nın yenildiğini görürler.

Kendileri de sorumluluktan kurtulmak için Alman gemilerine binerek ülkeyi terk ederler…

Geride kan, gözyaşı ve harabeye dönmüş bir ülke bırakırlar…

Armen Garo, Talat Paşa’ya ne demişti:

“Eğer Vramyan sizi ikna edemiyorsa, ben hiç edemem. Ama şunu söylemeliyim ki, tuttuğunuz yol yanlış; gidişat Osmanlı İmparatorluğunu uçuruma sürüklüyor. Başarılar başınızı döndürmüş; kendinizi Napolyon ve Bismarck sanacak kadar megalomaniye kaptırmışsınız.”

“Bismarck benim,” diyerek araya girdi Talat, gülümseyerek.

“Evet, öylesin ve böyle sanarak büyük hata yapıyorsun. Topunuz cahilsiniz, bu imparatorluğu nereye sürüklediğinizi anlamaktan acizsiniz.”

Güzel ülkemizi, cahil yöneticiler büyük devletlerin çıkarı uğruna savaşa sokmasın. Bu topraklarda yaşanan acılar, bir daha yaşanmasın…

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile